Sn.Selahattin ÖZEL'e Nacizane Sorular

 

 

Sayın Selahattin Özel'e 'Serçeşme Dergisi'nde yayımlanan söyleşisi üzerine 'Nacizane' Sorular;

 

Sn. Özel,

Serçeşme Dergisinin sayısında ABF'de Merkezinde Deprem' başlığı ile yayımlanan ve konusunu 'ABF'deki görev değişikliği' olan söyleşinizi 'ibretle' okudum. İbretle' diyorum çünkü söyleşi gerek bütünlüklü, gerekse yapısalcı mantıkla çözümlenmeye çalışıldığında tam aşağıda özetlemeye de çalışacağım üzere bir fecahet ile karşı karşıya olduğumuz sonucu çıkmaktadır.

 

Söyleyiniz daha başından 'biz' diye bahsettiğiniz bir gruptan söz ederek doğal olarak 'siz' diye bahsedilebilecek bir grubun bulunduğunu belirtiyorsunuz. Türkiye'deki ve kanımca Dünyadaki Anadolu Alevi Örgütlenmesinin en üst çatı örgütünde 'biz' sıfatı vurgusu ile yarattığınız karşıtlıkla 'siz' leştirdiğiniz 'öteki(ler)' bulunması nasıl izah edilebilir? Sosyolojik açıdan Alevilerin 'öteki'liğinden söz edilirken Alevi Örgütlenmesinin en üst çatı örgütünde 'ötekileştirme' neyin ve kimin ve üstelik nasılın sonucudur?

 

Sn. Özel;

Genel Kurulda 'biz' ipoteğinden bahsederek (böyle bir 'erk'iniz olduğu anlaşılıyor) listenin (yönetim kurulu üyelerinden söz ediyorsunuz olsa gerek) bağımsız ve özgür üyelerin yönetime gelmesine vesile olduğunuzdan bahsediyorsunuz. Burada 'erk' ile 'özgür birey' değerler dizisi arasındaki tarihsel çelişkiden söz ederek zihinsel dünyanızı bulanıklaştırmayacağım ancak şu kadarını sormayı hak ediyorum sanırım: Mademki ABF yönetim kurulu üyeleri 'ipotek' altında olmayan 'bağımsız', 'özgür' 'ötekilerden' oluştu, bunların yönetim kurulu değişikliği yönündeki tasarrufları, vurguladığınız bu kavramların bırakalım tarihsel bağlamını güncel bağlamına uygun bir tasarruf olmuyor mu? Daha açık sorayım. İpotek' altında olmayan 'bağımsız', 'özgür' bireylerden oluşan 'ötekiler' ekseriyetle ABF'nin yani Alevi Örgütlenmesinin geleceğine neden kaygıyla yaklaşamasınlar?

 

Sn. Özel;

Mektubunun anlamına uygun olarak kısa olması niyetiyle arada söylediğiniz kimi sözleri  atlamak zorunda kalarak 'Hubyar' sorusuna verdiğiniz yanıta geliyorum. Soru şu : 'Hubyarla ilgili sorun var mı?', cevabınız 'hayır' ile başlıyor ve devam ediyor. Arkadan gelen cümleler koskoca bir sorun yumağına işaret ediyor. Ancak bu sorunların içinde bir sorun çıkıyor ki, o da, 'biz' olan 'sizin' aslında,  'ipotek' altında olmayan 'bağımsız', 'özgür' 'ötekilerin' karar ve görüşlerini (önüme bir karar gelir, ben işin içeriğine, prensibine bakarım karar veririm diyerek) 'denetleme' 'erk'ine haiz olarak görmenizdir.  Dünyadaki Alevi Örgütlenmesinin en üst çatı örgütünde böyle bir mantık doğru mudur?

 

Sn.Özel;

'Önümüzdeki kırkbeşgün içinde bu işi bitireceğiz' diyerek Dünyadaki Alevi Örgütlenmesinin en üst çatı örgütünde neyi 'iş' olarak gördüğünüzü anlamakta zorlandım, çünkü 'iş' olan 'ipotek' altında olmayan 'bağımsız', 'özgür' 'ötekiler' midir? Yoksa 'iş' olan, Dünyadaki Alevi Örgütlenmesinin en üst çatı örgütünün genel kurul delegeleri midir? Her durumda bu 'iş', unsuru insan olan bir örgütlenmede 'mal', 'meta', 'nesne' gibi kavramlarla ifade edilmek sureti ile gayri insani hale getirilmemekte midir' ?

 

Sn. Özel;

Dünyadaki Alevi Örgütlenmesinin en üst çatı örgütünde 'ipotek' altında olmayan 'bağımsız', 'özgür' 'ötekilerin' 'Alevilik dertlerinin' bulunmaması çelişkili olmamakta mıdır? Yine 'Alevilikle derinden uğraşmayan bu 'ipotek' altında olmayan 'bağımsız', 'özgür' 'ötekiler', 'biz' olan 'sizin' gibi Alevilik üzerine konuşup, yazamamakta ve yayınlanmış kitapları bulunmamakta mıdır?

 

Sn. Özel;

Soruları çoğaltmak biliyorum sıkıcı. Ancak birkaç soruya daha sormadan geçemiyorum. Bunlardan birisi: Şu 'ikilem' ve 'işine gelme' meselesi.  'İpotek' altında olmayan 'bağımsız', 'özgür' 'ötekiler' 'ikilem yaşar' ve görüşlerini 'işine geldiğinde' mi ifade ederler?

 

Sn. Özel;

'Radikal' ne demek? 'Solun en uç noktası'nda olmak ne demek? Dünyadaki Alevi Örgütlenmesinin en üst çatı örgütünde bir yönetim kurulu üyesinin (bu 'biz' olan 'siz' olsanız gerek) diğer yönetim kurulu üyesi için ( bu da galiba örgütünde 'ipotek' altında olmayan 'bağımsız', 'özgür' 'ötekiler' oluyor)  'radikal' ve 'solun en uç noktasında' demesi ne anlama gelmektedir?

 

Sn. Özel;

'İhbarcılık' ne demek?

 

Enver ERCAN
enverercan@gmail.com

Yorum (yok) Yorum yaz!

SİYASETE MÜDAHALE ETMEK ( ! )

 

SİYASETE MÜDAHALE ETMEK ( ! )

 

Siyasete müdahale etmek!...

 

Icerdigi anlam dusunuldugunde son derece kulaga hos gelen ve mantikli bir ifade. Bundan yaklasik 2 – 2,5 ay kadar once birden bire bazi orgut yoneticilerimiz ve yazar cizerimiz Alevi Bektasi kamuoyuna ve cesitli internet sitelerine : “artik siyasete müdahale edecegiz!” diye bir aciklama yaptilar, Konu ile ilgili bazi yazilar da yazdilar.

 

Cok dogaldir ki, her kisi, kurum ve kurulusun kendi dunya gorusune, yasami nasil algiladigina uygun olarak bir siyasi gorusu ve durusu vardir. Ve buna uygun politikalari da hayata gecirmek icin mucadele eder. Ozellikle de demokratik kurumlar, siyasal kurumlar cesitli konulardaki politikalarini belirler ve kamuoyuna aciklarlar.

 

Bunu yaparken de kendi ic isleyislerine, program ve tuzuklerine uygun sekilde davranirlar. Merkezi orgutlenmelerin tumunde oldugu gibi, Alevi Bektasi orgutlenmelerinde ve siyasal yapilanmalarda da bu tur aciklamalar, genellikle orgut icersinde tartisiliktan ve prgutun fikri alindiktan sonra yapilir. Fakat bu kez ne yazik ki, boyle olmadi.

 

Alevi Bektasi orgutlenmesinin ülkedeki en ust cati orgutu Alevi Bektasi Birlikleri Federasyonu ABF’ye bagli icersinde Pir Sultan Abdal Kultur Dernegi PSAKD ( 40 subesi ) Haci Bektas Veli Kultur Tanitma Dernekleri HBVKTD ( 72 Subesi), Haci Bektas Veli Kultur Vakfi HBKAV ( 30 subesi) ve bunlarin disinda bagimsiz derneklerin de oldugu, toplam 186 kurumda; Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu AABK catisi altinda, 9 Avrupa ulkesindeki federasyonlara bagli yuzlerce kurumda tartisilmadan, orgutlerin fikri alinmadan, tepeden inme bir mantikla bu soylem dile getirildi…

 

Işte tam da bu noktada cesitli tepkiler olusmaya basladi. Bu Alevi Bektasi Orgutlerinin, daha dogrusu merkezi orgutluluklerde ve demokratik isleyise gore yonetilen orgutlerde alisilagelen bir durum degildi. Ve cok hakli olarak orgutlerdeki insanlarimiz bu konudaki rahatsizliklarini dile getirmeye basladilar.

 

Siyasete müdahale etmeye devam edelim. Evet, her kisinin, kurum ve kurulusun yasami algilayis sekline uygun bir siyasi gorusu ve bu gorusu yasama gecirmek icin de bir siyasi durusu vardir. Alevi Bektasi orgutlenmesinin cati orgutunde ve ona bagli kuruluslarda da bu durus demokrasiden, insan haklarindan, emek cephesinden yana net bir durustur. Daha dogrusu oyle olmalidir.

 

Cunku hepimiz bilmekteyiz ki, ulkedeki demokrasi sorunu cozumlenmeden hic bir sorun tek basina cozumlenmis olamaz. Alevi Bektasilerin sorunu da, tipki barış sorunu gibi, egitim, saglik sorunu gibi, iscilerin, memurlarin, koylulerin, esnaf ve ogrencilerin, kadinlarin sorunlari gibi, etnik ve inancsal tum sorunlar gibi bir demokrasi sorunudur. Alevi orgutlenmeleri, demokrasi gucleriyle birlikte hareket edip, demokrasi sorunun cozume kavusturduklarinda, Alevi sorunun da cozumunu saglamis olurlar.

Alevilik sorununu tek basina ele almak ve cozmeye calismak, kisa vadeli ve mevzi bir cozum olacaktir. Bu cozum kalici bir cozum olamaycaktır, daha da onemlisi ulkedeki demokrasi mucadelesinden ayri olarak dusunulmesi dogru da degildir.

 

Ulkedeki sorunlarin cozumlenmesi noktasinda demokrasi gucleriyle birlikte hareket etmenin zorunlulugu ve dogrulugu ortada iken, bunu tespit etmisken, birden bire nereden cikti bu “siyasete mudahale etmek ? ”

 

Alevi Bektasi orgutleri, ozellikle de demokratik kitle orgutu niteliginde olan yapilar, zaten bugune kadar ozel ve genel politikalari ile ulkedeki siyasete duruslariyla, mucadeleleriyle mudahale ediyorlar ve etmelidirler…

 

Hatta sadece ulkedeki siyasete mudahale etmekle kalinmamali; cografyamizdaki tum siyasal gelismelere, emperyalist saldrganliklara, siyonist saldirilara, katliamlara ve savaslara da mudahale etmelidirler.

 

Alevi Bektasi Federasyonu ve bileşeneleri, ozellikle de Pir Sultan Abdal Kultur Dernekleri, tam da yukarida tarif ettigimiz sekilde kuruldugu gunden bu gune kadar, ozelde Alevi inanc ve kulturunun tanitilmasi, yasatilmasi ve gelecek kusaklara aktarilmasinda; genelde ise ulkede surdurulen demokrasi, insan haklari ve emek mucadelesinde yer almak prensip ve siyasetine uygun politikalarini surduregelmistir. Emperyalistlerin BOP geregi Ortadogu halklarını katletme katliamlarina karsi, dunyayi yeniden paylasma politikalarina karsi mucadelesini surduregelmistir. Bundan sonra da surdurecektir.

 

Boyle olunca “siyasete mudahale etme” fikri, yerini “secime mudahale etme” ye birakiyor. Sanirim ki, arkadaslarimiz ‘siyasete mudahale etme’ ifadesini kullanirlarken, aslinda ‘secimlere mudahale etme’yi kastediyorlardı. İste asil tehlike burada meydana cikiyor.

 

Alevi Bektasi Federasyonu ve bilesenleri, ozellikle de Pir Sultan Abdal Kultur Dernegi kuruldugu gunden bu yana demokrasi guclerinin ‘ilkeli’ birlikteliginden yana olmus kurumlardır. Demokrasi guclerinin ilkeli birlikteligini savunmuslardır. Secimlerde bireysel hesaplamalarin pesinde gitmemistlerdir.

 

Siyasete mudahale etmek isteyen arkadaslarin da bu ‘ilkeli’ birlikteligi baz almalari gerekmektedir. Cesitli siyasi parti baskanlarinin 29 Ekim’de Adana’da ABF’ye bagli kurumlarca duzenlenen etkinlige davet edilmesi icin Ankara'da randevular ayarlanmaya calisildigini duymaktayiz. Ustelik ve isin trajikomik ve aci yani şu ki, bu kisi ve kurumlarin icinde Demokratik Alevi Orgutlenmesinden rahatsiz olan, bu orgutlenmeye karsi dostca davranmayan, Alevi Bektasilerin ‘Diyanet Kurumunun kaldirilmasi’, ‘Cemevlerinin Alevilerin ibadet yerleri olarak kabul edilmesi’, ‘Zorunlu Din Derslerinin Kaldirilmasi’, ‘nüfus Cüzdanlarindan din bölümünün kaldirilmasi’, ‘Madimak Otelinin Muze Yapilması’ taleplerini duymayan, gormeyenler var. Ayrica ulkede surdurulen demokrasi mucadelesine, emek cephesine sirtini cevirip, barisin saglanmasina karşi irkçi politikalari savunanlar var.

 

Siyasete müdahale etmek cabasinda olan yoneticilerimizin, arkadaslarimizin meclis koridorlarinda, ofis ve burolarda, yani kapali kapilar ardinda degil, orgutlerimizin demokrasi mucadelesine bakış açılarına uygun olarak meydanlarda, eylem alanlarında olmaları gerekiyor.

 

Adana’da yapilacak olan bu etkinlikten bahsetmisken bir iki noktada bazi tespitler yapmak gerektigine inanmaktayim. Bu Adana etkinligi uzerinde ibretle durulmasi gereken bir konudur. Adina Cumhuriyet ve Demokrasi Etkinligi denilen ve “guclerimizi birlestiriyoruz” slogani ile aciklanan bu etkinligin “AABK ve ABF tarafindan birlikte duzenlenmis oldugu” aciklanmiştir. Oysa hepimiz biliyoruz ki, gercek hicte boyle degildir. Zira ABF ‘nin konuyu 21 ekimdeki Yonetim Kurulu toplantisinda gorusecektir. ABF isminin buraya bu sekilde eklenmesinin, bir ‘oldu bitti’ oldugunu, ABF yonetimini zor durumda birakmak oldugunu da ayrica belirtmek isterim.

 

Orgutlerin hicbir kademesinde tartisilmadan "siyasete mudahele etmek" deyimini 'tepeden inme', 'emrivaki' bir sekilde orgutlerimizin, uyelerimizin onune koyan, adeta tek kisilik bir orgutlenme modeline uygun davranan birilerinin, bu 'siyasete mudahele etmek' ile neyi kastettikleri, artik ortaya cikmis bulunmaktadir.

 

Siyasete mudahele etmenin, aslinda 'secime mudahele etmek' olasi secimlerde, o şekilde, ya da bu sekilde bir yerlerde secilmek oldugu; bir yerlere yamanmak oldugu, bunun icin herhangi bir ilke, prensip ve cerceve bile cizilmedigi meydana cikmistir. Yani gelecekle ilgili kisisel kaygi ve tasarruflar on plana cikarilmis, orgutlerin fikrinebile danisilma geregi duyulmamis, adeta bu deyimler orgutun kucagina birakilmistir.

 

Tabi ki, Alevi örgütleri varolma ve kurulma nedenlerine uygun siyasi politikalar gelistirmeli, secimlerde de tavrini ortaya koymalidir. Yoneticileri de secilmelidirler. Ancak altini cizerek belirtmeliyim ki, bu politikalar ilkeli, prensipli ve demokrasi güçleriyle birlikte olmalidir...

İnsanlarin bireysel olarak siyasete atılmak istemeleri, cesitli kademelerde secilmek istemeleri son derece dogaldir. Ancak siyasal bir vizyonu, misyonu ve politikasi olan orgutlerde yoneticilik yapanlarin, orgutleri basamak gibi kullanmak istmeeleri dogal degildir. Bu tur dusuncesi olanlarin, bulunduklari gorevlerden istifa ederek siyasete atilmalari etik acisindan da son derece onemlidir.

Pir Sultan Abdal Kultur Dernegi yoneticileri, bugune kadar surdurdukleri ilkeli siyasi duruslarini bugun de surdurme kararliligindadirlar. Demokrasiden yana olmayan guclerle olan bir birlikteligi savunmalari soz konusu degildir.

 

Geçmişinde demokrasi guclerinin ilkeli birlikteligini savunan Pir Sultan Abdal Kultur Dernegi orgutlulugunun bugun de yarin da 'Yerel' veya 'genel' secimlerdeki tavri bellidir.

Demokrasi guclerinin birligini savunmak ve demokrasi gucleriyle birlikte hareket etmek !...

 

Erdal YILDIRIM

İstanbul 21.10.2006

 

KAYNAK: http://www.pirsultan.net

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

TARİHSEL SÜREÇ İÇİNDE ALEVİLİK ve ASİMİLASYON

TARİHSEL SÜREÇ İÇİNDE ALEVİLİK ve ASİMİLASYON

Aleviliğin yüzyıllarca karşı karşıya kaldığı asimilasyon sorununu iyi anlayabilmek,  algılayabilmek ve kamuoyuna yeniden anlatabilmek için meseleye hem uzun vadeli, hem de son 40-50 yıllık süreci dikkate alarak bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Bu bağlamda irdelediğimizde Aleviliğin yüzyıllarca İslam Coğrafyası içinde büyük baskı ve yasaklamalara, kimi zaman da katliamlara maruz kaldığını; çok büyük sorunlar yaşamış olmasına rağmen, genel kurallarını, inanç biçimlerini, ritüellerini oldukça ağır koşularla rağmen, fazla dejenere olmadan günümüze kadar geldiğini görmekteyiz.

Aleviliğin karşı karşıya kaldığı asimilasyon saldırılarına geçmeden önce,  Aleviliğin kültürel, etik, felsefi ve inanç boyutuna biraz bakmakta fayda var. Alevilik tarihsel süreç içersinde bir çok kültür ve inançtan beslenmiştir.  Bu kaynakların ;

   

1.Orta Asya Şaman ve Göktanrı İnancı,
2.Budizm, Zerdüştlük, Maniheizm, Mazdek inancı
3.Anadolu medeniyetleri ve Hristiyan sufi inancı
4.Antik Çağ Doğa Felsefesi ve Yeni Platoncu düşünceler
5.Firat-Dicle havzasındadki inançlar
6.Mezopotamya’dan Anadolu’ya  taşınan Ehli-Beyt inancının batini ve tasavvufi yorumu  olduğunu  görüyoruz.

 

Özellikle Anadolu Aleviliğinin temel değerleri olan Cem, Semah, Duazı İmam, Pir, Mürşit, Rehber, Gülbeng, Bade, Dem, Kadın Erkek eşitliği, Dört Kapı Kırk Makam, Hz. Ali’nin ilahi oluşu vb kavramlar ve ritüeller en yoğunluklu biçimiyle Anadolu cografyasinda vücut bulabilmistir.  Bu ritüeller bile Aleviliğin, İslamiyetin dışında kendine özgü kuralları olan bir inanç olduğunu da göstermektedir.

 

İslamiyetin dışında ve bu kendine özgü inanç kurallarıdır ki,  Anadolu Aleviliginin oluşum sürecine kaynaklık eden  Hace Bektaşi Veli, Hallacı Mansur, Nesimi, Yunus Emre, Şah Hatayi, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet ve niceleri gibi bilgelerin tarih sahnesinde yer almasına önayak  olmuştur.

 

Aleviliğin asimilasyonuyla, daha doğrusu asimile edilmeye çalışılmasının detaylarına girmeden önce,  Alevi sözcüğünün kökeni ve anlamıyla ilgili bazı tespitleri anımsamakta fayda var kanımca.

 

Alışagelen Alevi sözcüğünün anlamlarından birisi Aleve ait, ışığa ait, ışık insanı, veya ışıktan gelen, alevden gelen demektir.  Hatta bu tanımlamanın kanıtlarından birisi, geçmişte uzun bir süre Alevilerin Işık İnsanı (Işık Taifesi) olarak tanınması gösterilebilir. Işık Taifesi, Alevilere 17. yüzyıldan önce verilen isimdir. Ve bu inanışın Anadolu’da yayılması ve yerleşmesi için çalışan ozanlara “Işık”  denirdi. Ancak Osmanlının baskılarından ve katliamlarından, yani asimilasyon politikalarından kurtulmak için Işıklar süreç içinde Aşık adını aldılar.(*)

 

Kısaca vurgulamak gerekirse Işık Taifesi, hükmedenlerce ‘kafirlerden de kötü bir taife’  olarak kabullenildiği için, bu sözcükten kurtulmak için arayışa giren Işıklar, Alevi sözcüğünü kullanmaya başladılar. Çünkü Alevi sözcüğü, aynı zamanda Işık Taifesi anlamına geliyordu.    


Bu kısa tanımlama ve betimlemelerden sonra Aleviliğin sadece Osmanlı’da değil, Mezopotamya’da, Anadolu’da ve Balkanlarda da tarihin çeşitli evrelerinde baskılara, yasaklara ve katliamlarla karşı karşıya kaldığını görüyoruz.

 

Anadolu, Balkanlar ve Mezopotamya’ya kadar bir coğrafyada hüküm süren Bizans İmparatorluğu döneminde de (325 -1325 yılları arasında), Anadolu’da Hristiyanlık dışındaki birçok inanç üzerinde çeşitli yasaklar, baskılar, katliamlar ve dolayısıyla asimilasyon politikaları uygulanmıştır.

 

Bizanslılarca Büyük Konstantin olarak tanınan İmparator I.Konstantin, toprakları içersinde Hristiyanlık dışındaki tüm inanışları yasaklamış, diğer inançların mabetlerini, inanç merkezlerini yakıp yıkmıştır. Bu yasaklardan Anadolu’da yaşayan Aleviler de nasiplerini fazlasıyla almışlardır.

 

Balkanlar’da, Anadolu’da ve Mezopotamya boylarında hüküm süren Bizans İmparatorluğu yaklaşık 1000 yıllık tarih içersinde Bosna’da, Bulgaristan’da, Ege’de ve Anadolu’da yaşayan Aleviler üzerinde büyük baskı ve katliamlar gerçekleştirmişlerdir  (**)

 

Diğer yandan, Anadolu Alevileri Bizans İmparatorluğunun baskı ve katliamlarından kurtulmak düşüncesiyle, 1071 yılında Anadolu’ya giren Selçuklu ordularıyla ittifak yapmışlardır. Bu ittifak sonucu Anadolu Alevileri ve Selçuklular, Doğu Roma ve Ortodoks Kilisesine karşı büyük bir zafer kazanmışlardır. (**) 

 

Bu tarihten sonra, yani 1178 yılına kadar Alevilerin yoğun olarak yaşadıkları Amasya, Niksar, Merzifon, Tokat, Sivas, Divriği ve Malatya bölgelerinde Danışmendli Beyliği hüküm sürmüştür.

 

Ancak yine tarihten öğrendiğimiz gibi, Anadolu’da 13.yüzyılın başından itibaren çok sayıda beylikler oluşmuştur. 13.yüzyılın ikinci yarısında bu değişik beyliklerde Anadolu’da Hace Bektaşı Veli, Mevlana, Yunus Emre, Şeyh Edebali gibi bilgeler Anadolu Aleviliği inancını yeniden inşa etmişlerdir.

 

Osmanlı Beyliğinin ilk üç padişahı Osman Bey, Orhan Bey ve I.Murat, Bizans ve Balkan Devletlerinin de içinde gizli olarak yaşayan Alevileri yanlarına alarak, dörtyüzyıllık çadırlık bir aşiretten bir imparatorluk temelleri attılar. (**)

 

Osmanlılarla Aleviler arasındaki ilk yol ayrımı 1402 yılına rastgelir. Yıldırım Beyazıtın dört oğlu (Süleyman Ç, İsa Ç, Mehmet Ç ve Musa Çelebi ) arasındaki taht kavgaları sırasında Aleviler, Rumeliyi kuşatıp burada devletini kuran Musa Çelebinin yanında yer aldılar.  Daha sonra Musa Çelebinin Bizanslı Manuel’e (Mehmet Ç ittifakı) yenilmesinden sonra, Mehmet Çelebi devlet içinde büyük bir Alevi tavsiyesi başlatır.     

                         

Ve bu durum sonucunda Osmanlıya karşı ilk Alevi isyanı gerçekleşir.  İsyan çok kanlı bir şekilde bastırılır. İsyanın bastırılması sürecinde önce  Şeyh Bedreddin’in müridi  Torlak Kemal ve yandaşları Manisa’da imha edildi ve Şeyh Bedreddin de  Serez’de esnaf çarşısında idam edildi.

 

Daha sonra Fatih Sultan Mehmet döneminde 1444 yılında Edirne’de birçok Alevi diri diri yakıldı. On beşinci yüzyılın sonlarında Balkan Alevileri, Batı Anadolu Alevileri ve Orta Anadolu Alevileri aynı devlet sınırları içinde kaldılar. Ve Balkanlarla, Batı Anadolu’dan Orta Anadolu’ya geri dönüşler başladı.

 

Selçukluların Anadolu’ya girmesine öncülük eden, yardım eden, Bizanslıları yenen Aleviler böylece kendileri aleyhine devam edecek baskı, yasaklama, katliam ve asimilasyona da öncülük etmiş oldular. 

 

Osmanlı’nın baskıcı, yasakçı düzenine karşı sazıyla, sözüyle isyan bayrağını çeken, bu uğurda idam edilen Pir Sultan, ‘Enel Hak’ dediği için katledilen Hallac-ı Mansur, Şeyh Bedreddin gibi, Hace Bektaşı Veli gibi Yol önderlerini çıkarmış olan Anadolu Aleviliği üzerindeki baskı, yasak, katliam ve asimilasyon politikaları günümüzde de devam etmektedir.

 

Osmanlı döneminde yaşanan bazı katliamlara kısaca göz atacak olursak (**) 

 

• Osmanlı padişahlarından II.Beyazıt, 1492 ‘de Otman Baba ve birçok müritini katletmiştir.
• Yavuz Sultan selim 40 ile 80 bin Rafizi / Kızılbaşın katledilmiştir.
• Kanuni döneminde, Sünniliğe aykırı görüşleri savunan Oğlan Şeyh İbrahim, Molla Kabız ve Hamzaviller idam edilmiş olup, birçok Kalender Çelebi Ayaklanması bu dönemde çıkmıştır.
• II.Selim dönemindeki kıyım ve katliamlar olanca hızıyla devam etmiş, Yavuz dönemini aratmayacak boyutlara ulaşmıştır.
• III. Murat döneminde, IV.Murat döneminde de bu kıyım ve katliamlar tüm vahşetiyle devam etmiştir.
• Osmanlı bir yandan kıyımlar-kırımlar yapmış, diğer yandan da muhalif olan ve kendisi için tehlike olarak gördüğü kişileri sürgünlere yollamaktan geri kalmamıştır. Bu dönemlerde Karaman, İçel, Bozok, Manavgat yörelerine ve Kıbrıs’a, Şahkulu Ayaklanması’na katılan Tekke ve Hamid ayaklanmacıları Modon ve Koron’a sürgün edilmişlerdir.
• İç Anadolu’da Rafizi ve Kızılbaşlar Rumeli’ye, 1800 yılalrda birçok Bektaşi babası müritleriyle birlikte Kayseri, Tire ve Güzelhisar’a sürgün edilmişlerdir.

 

Cumhuriyetin kurulmasından sonra da  Aleviler üzerindeki baskı ve katliamlar olanca hızıyla devam etmiştir. 

• 1921 yılında Koçgiri ve 1938’de Dersim İsyanından sonra birçok Alevi–Kürt aile batı Anadolu’nun çeşitli şehirlerine sürgün edilmişlerdir.

• 70’li yıllarda Çorum’da, Maraş’ta, Sivas’ta, 90’lı yıllarda Gazi’de, Ümraniye’de ve Madımak’ta katledilen Aleviler, sadece fiziki katliam ve saldırılara değil; siyasal, ekonomik, psikolojik saldırılarla da karşı karşıya kalmışlardır.

 

Cumhuriyetin kurulmasından sonra, 1924 yılında çıkarılan bir kanun ile köye camii yapma zorunlu hale getirilmiştir. 1925 yılında da Tekke ve Zayiyelerin kapatılması kanunu çıkarılmıştır Oysa uygulamaya baktığımızda, Alevi Bektaş tekkeleri dışındaki inanç kurumlarının kapatılmadığı, Alevi Bektaşi inancı dışındaki inançların yaşamlarını serbestçe sürdürdükleri görülmektedir.
 
60 yıllarda Anadolu’da köylerde kapalı bir toplum şeklinde yaşamaya mahkum edilen, inançlarını yaşamaları değişik yöntemlerle yasaklanan, baskı altına alınan, Sünni islama entegre edilmeye çalışılan Aleviler, özellikle şehirlerde çok büyük psikolojik ve sosyolojik baskılara maruz bırakılmışlardır.

 

1960’lardan 1980 darbesinden öncesine kadar sol siyasetler içersinde, devrimci örgütlenmelerle birlikte hareket eden Aleviler, özellikle 80 darbesinden sonra uygulanan koyu ve faşist depolitizasyon sonucu,  ayrı bir örgütlenme içersine girdiler.

Depolitizasyon, baskı ve asimilasyon politikaları karşısında kendisini ve inanç değerlerini koruma refleksiyle, önceleri saklanan, inkar edilen Alevi kimliği, artan bir biçimde ve hergeçen gün daha cesurca ifade edilmeye başlanmıştır.

 

Bu sürede onlarca dernek, vakıf vb kurulmuş ve Anadolu Aleviliği örgütlenme açısından da büyük bir ivme kazanmıştır.

 

12 Eylül askeri faşist darbesinden sonra,  ülkede hüküm süren faşist yasalar nedeniyle tüm emek cephesinin karşı karşıya kaldığı, sosyal, ekonomik ve siyasal haksızlıklar ve baskılardan Aleviler de etkilenmişlerdir. Ve üstelik Aleviler üzerinde ayrıca inanç anlamında da, “Bu ülkenin yüzde 99’u Müslümandır”, iddiasını kanıtlamak için, öncelikle okullarda  din dersleri zorunlu hale getirilmiştir.

 

86 bin camisi ve 100 binden fazla din görevlisi ve 5 bakanlığın bütçesinden daha fazla bütçesi olan Diyanet İşleri Başkanlığıyla asimilasyon politikaları sistemli bir şekilde hayata geçirilmeye çalışılmıştır.

 

Alevilerden alınan vergilerle, bu Diyanet İşleri Başkanlığı finanse edilmiş, Alevi çocuklarına zorla Sünni İslam öğretilmeye çalışılmıştır. 

 

Evlerde, okullarda, işyerlerinde Alevi inancına sahip insanlar her türlü sindirme ve baskı politikalarıyla karşı karşıya bırakılmıştır.

 

Alevi köylerine  zorla Camiler inşa edilmiştir. 

 

Sözümona Demokratikleşmeye çalışan ve Avrupa Birliğine girmeye can atan, bu uğurda memleketi emperyalistlere peşkeş çekenler, “Alevi” isminin bile kullanılmasına tahammül gösterememişlerdir.  Alevi ismi derneklerimizde mahkeme kararları sonucu kullanılmaya başlamıştır.

 

Alevi vatandaşların, çocuklarına zorla başka bir inancın öğretilmesini istemedikleri için yaptıkları başvurular ve açtıkları davalar reddedilmiştir ve reddedilmektedir. AİHM devam eden davalar bulunmaktadır.

 

Bugün Alevilik çok büyük bir kuşatma altındadır. Bu kuşatma çok çeşitli şekilde hayat bulmaya çalışmaktadır. Bir yandan Anadolu’da oluşan Işıklar, Babailik ve Kızılbaşlılığı hiçe sayan, bu inanç ve rütüelleri sisteme yamamak isteyen, islamın içine çekmeye çalışan, “Biz islamın özüyüz”, “Biz İslamız” diyen  iç düşmanları vardır Anadolu Aleviliğinin.   Bu kesimlerin büyük kısmı sistemden ve  kompradorlardan beslenmektedir.  Bu kesimler,  demokratik bir içeriği olan, ülkede sürdürülen demokrasi ve insan hakları mücadelesinin hep bir parçası olmaya çalışan, emek cephesiyle omuz omuza alanlarda olan Anadolu Aleviliğini asimile etme vizyonu ve misyonuna sahiptirler.

Bir yandan Demokratik Alevi Hareketini asimile etme misyonu ile görevlendirilmiş çeşitli kişi, kurum ve çevreler, Anadolu Aleviliğini sadece islamla değil, emperyalist politikalarla da entegre etmeye çalışmaktadırlar.

 

Diğer yandan emperyalistler ve onların işbirlikçileri, çıkarları doğrultusunda Irak’ta, Latin Amerika’da, Afrika’da ve Asya’da, hatta yanıbaşımızda katliamlarına devam ederlerken, ülkemizde  ise demokrasi ve insan hakları savunuculuğuna soyunmuşlardır. Başını Amerikan emperyalistlerinin çektiği ve Avrupa Birliği emperyalistlerinin destek verdikleri, adına BOP denilen projeye de bir cümleyle vurgu yapmakta fayda görmekteyim. Kuzey Batı Afrika’dan, tüm Önasya ve Ortaoğu’yu içine alan ve nihai olarak Orta Asya’ya açılmak, oraları işgal etmek ve bu bölgelerin yeraltı-yerüstü zenginliklerini, dolayısıyla dünyayı yeniden paylaşmak isteyenlerdir ülkemizde demokrasi ve insan hakları savunuculuğuna soyunanlar.

 

Basra’da, Irak’ta, Liberya’da, Filistin’de ve Lübnan’da yıllardır binlerce insanı kadın-çocuk, genç- yaşlı ve sivil demeden katledenler, ülkemizde ikiyüzlü bir şekilde azınlık hakları savunuculuğu yapmaktadırlar.

 

Tam da bu noktada, 40 yıldır Avrupalı emperyalist blokun kurulması sürecinde kendisi de yer almak isteyen, ama bir türlü kapısından içeri girilemeyen Avrupa Birliği ve onun politikalarının da nasıl bir asimilasyon politikası olduğunu söylemekte fayda var.

Bilindiği gibi,  6 Ekim 2004 tarihinde Avrupa Birliği İlerleme Komisyonunun hazırladığı bir raporda ilk kez,  “Alevi Azınlık”  ve  “Kürt Azınlık”  deyimleri kullanıldı. Hem de ‘Alevi Azınlık’ ifadesiyle Aleviliği islamın içindeymiş gibi göstermeye çalıştılar.

 

Avrupa Birliği kaynaklı ve bugüne kadar aşağı yukarı tüm hükümetler zamanında aynı politik uygulamalarla devam eden asimilasyonu daha iyi algılayabilmek için bu bir iki şey daha söylenmesi zorunluluğu vardır. Bu konuyu iyi algılayabilirsek, sanırım yüzyıllardır Anadolu’da sürdürülen Asimilasyonun günümüzde aldığı en son şekli de gözler önüne sermiş olacağız.

 

Bu azınlık tanımlamaları karşısında Cumhurbaşkanından Başbakana ve Bakanlara, diğer tüm siyasi parti yöneticilerinden, demokrat geçinen ana muhalefet partisi başkanına ve diğerlerine kadar,  istisnasız tümü “Alevi” ve “Kürt” sözcüklerine karşı tahammülsüzlüklerini ibret verici bir şekilde, bir kez daha gözler önüne serdiler. Dünyaya ve Avrupa’ya karşı demokrat görünen bu kişi ve kesimler, iş  “Alevi”  veya  “Kürt” meselesine gelince derhal “muhafazakar” ve “asimilasyoncu” tavırlarını ortaya koymaktan kaçınmadılar.

 

 Ayrıca Alevi-Bektaşi kitlesi tarafından itibar görmeyen,  Anadolu Aleviliğini Sünni İslama yamamaya çalışan sözümona bazı Alevi kökenli yazar, çizer, bazı kişiler de,  bu ifadelere karşı sağcı, gerici ve kafatasçılarla aynı paralellikte açıklamalarda bulundular.  Yıllarca ülkede Alevilerin ve devrimci çevrelerin yaşadığı onlarca katliamı yapanlarla kol kola gelenleri ibretle görmekteyiz. Bunlar faşistlerin kurultaylarına katılmakta ve Aleviliğin asimilasyonu ve entegrasyonunu açıktan, pervasızca savunmaktadırlar.
 
 AB İlerleme raporu karşısında Demokratik Alevi Hareketinin üst çatı örgütü olan  Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) ve bileşenleri ile Avrupa’da 9 ayrı ülkede örgütlenmiş federasyonlardan oluşmuş olan Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonları 10 Ekim 2004 tarihinde bir basın açıklaması yaparak :

 

• Siyasi iktidarın ABF Alevi Birlikleri Federasyonu ile masaya oturmasını,
• Aleviliğin Anadolu’ya özgü bir inanç olduğunu, Cem’den Semah’a, Semah’tan Müsahip’liğe kadar yaşayan öğretisi ve uygulaması ile bir bütün olduğunu diğer inançlarla farklılığını koruduğunu,
• Alevilerin inanç merkezleri Cemevlerinın yasal bir statüye kavuşturulmasını,
• Alevi çocuklarına zorunlu din dersi uygulamasının sona erdirilmesini,
• Diyanetin lağvedilmesini
• Alevi köylerine yapılan camilerin Cemevlerine dönüştürülmesini
• Kimliklerden din hanesinin kaldırılmasını talep etmiştir.  

 

 Sonuç olarak binlerce yıldan bu yana öğretisiyle, felsefesiyle, ilkeleriyle ayrı bir inanç olan yaşamakta olan Alevilik ve özellikle de Anadolu Aleviliği, tüm baskı, yasak, katliam ve asimilasyonlara karşı dimdik ayakta durmuştur. Fakat bu karşı duruş her zaman haksızlıklara, baskılara karşı birlikte hareket etmekle sağlanmıştır.

 

 Demokratik Alevi Hareketi, Alevilik sorununu ülkede sürdürülen demokrasi mücadelesinden, insan hakları mücadelesinden ve emek mücadelesinden ayrı görmez, göremez. Bundan sonra da, sorunlarını, ülkedeki diğer sınıf ve katmanlarla birlikte çözüme kavuşturabilir.

 

 Demokratik Alevi Hareketinin ve Alevi Bektaşi Federasyonunun en önemli örgütlerinden olan ve ülkede 41 şubesi bulunan PSAKD kurulduğu tarihten bu yana ülkede sürdürülen demokrasi mücadelesinin önemli yapı taşlarından ve demokrasi mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olmuştur. İnsan hakları ihlallerine, demokratik hukuk normları ile tezat olan yargısız infazlara ve benzeri uygulamalara karşı olmuş ve bu karşıtlığını demokrasi güçleriyle birlikte alanlarda omuz omuza vererek pratik bir tavra da dönüştürmüştür.

 

 PSAKD, tek başına Alevi meselesinin çözümlenmesi ile ülkemizdeki demokrasi meselesinin çözümlenmeyeceğini;  ülkedeki demokrasi sorununun köklü bir şekilde çözümlenmesi ile etnik ya da dini azınlıklar sorunlarının ve diğer sorunların da birlikte çözümleneceğinin bilincindedir. 

 

 Son söylenecek şey, Demokratik Alevi Hareketinin ve Anadolu Aleviliğinin büyük bir kuşatma altında ve her türden saldırılarla karşı karşıya olduğu asimilasyon politikalarına bugüne kadar prim vermediği gibi bundan sonra da veremeyeceğidir.

 

Erdal YILDIRIM
PSAKD MYK Üyesi
İstanbul  10.09.2006 


(*)   Aleviliğin Gizli Tarihi,     E. Çınar
(**)   Aleviliğin Kayıp Bin Yılı, E. Çınar

 

PSAKD GENEL MERKEZİ
http://www.pirsultan.net/

PSAKD ANTALYA ŞUBESİ
http://www.psakd.org/

PSAKD ÜMRANİYE ŞUBESİ
http://www.pirsultanabdal-umraniye.com/

PSAKD REŞADİYE ŞUBESİ
http://respir.sitemynet.com/pir/index.htm

PSAKD KADIKÖY ŞUBESİ
http://pirsultanabdal93.sitemynet.com/

PSAKD GAZİOSMANPAŞA ŞUBESİ
http://gop.pirsultan.sitemynet.com/

Yorum (yok) Yorum yaz!

TUTTUM AYNAYI ÖZÜME ..../ ... İbrahim KARAKAYA

TUTTUM AYNAYI ÖZÜME ...
 

 Serçeşme Dergisinin çeşitli sayılarında, son olarak da 19.sayıda, örgüt hukukumuz hiçe sayan, örgüt içi işleyişimize müdahale etmeye çalışan, gerçek dışı ifitra, karalama ve hakaretler içeren Hasan Harmancı ve Esen Uslunun yazılarına yanıt olarak PSAKD 7. ve 8.dönem Genel Sekreteri İbrahim KARAKAYAnın "Tuttum Aynayı Özüme..." adlı yazısını yayınlıyoruz. ... 21.06.2006


SERÇEŞME Dergisi’ne  zorunlu bir açıklama !

 

TUTTUM AYNAYI ÖZÜME .

 

 İbrahim KARAKAYA

                        PSAKD 7. ve 8.Dönem Genel Sekreteri 

 

            Ülkemizde, Alevilikle ilgili yayın yapan ve referans olarak gösterilebilen çok az sayıda yayın vardır. Bu yayınların en önemlilerinden biri uzun yıllardan beri örgütümüzün dili olan PİR SULTAN ABDAL Kültür Sanat Dergisi, yurt dışında yayınlanan ALEVİLERİN SESİ, yakın dönemde yayın hayatına başlayan KIRKBUDAK ve SERÇEŞME Dergileridir. Bu yayınların hepsi de Alevi kamuoyuna ve onların dostlarına önemli katkılar sunmaktadır. Uzun ömürlü ve daha güçlü olması dileğimizdir. Çünkü bu yayınların hangi zorluklarla ve emeklerle çıkarıldığını biliyoruz. Emeği geçen herkesin emeğine sağlık. 

 

            Yine örgütümüz açısından bilgisine ve yorumuna en çok itibar ettiğimiz ender insanlardan biri de Esat KORKMAZ’dır. O’nun yazıları, kitapları referans alınır, örgütümüzün düzenlediği panel, sempozyum ve toplantılara mutlaka çağrılır, kamuoyundaki genel tartışmalara örgütümüz açısından tereddütsüz olarak önerilen isimdir. Uzun yıllardır da İstanbul Şubelerimizde eğitim dersleri vermektedir.  

 

           Bu açıdan bakıldığında Esat KORKMAZ ismi ve onun çıkarmış olduğu dergi olan SERÇEŞME bizim açımızdan önemsenir. Fakat, ne yazık ki, bu güzel ve bir o kadar da değerli olan dergi, (kendisine yakıştırmadığımız bir tavrı), örgütümüz içindeki bazı muhalif üyelerimizin yürüttüğü mücadeleye alet edilmektedir. Daha önce çıkan yazılar nedeniyle Esat KORKMAZ Hoca ile görüşüp, bu yazılardaki bilgilerin doğru olmadığını, yapılanın da doğru ve adil olmadığını dile getirdik. 

 

           Burada karşı geldiğimiz konu tartışmaların gerekli olmadığı değildir. Yani, Alevi örgütlenmesi, sorunları ve çözüm önerileri dile getirilmeli, bu konuda genel Alevi örgütlerinin konumu, yapısı, nasıl olmaları gerekliliği tartışmaya açılabilmelidir. Buna itirazımız olmadığı gibi, eksikliklerimiz noktasında yararlanır, katkı da sunarız. 

 

            Birçok Alevi örgütümüzde örgütlenmeden kaynaklı bazı olumsuzluklar yaşanmasına rağmen, Pir Sultan Abdal örgütlülüğü dışında hiçbir Alevi Örgütünde sorun yokmuş gibi davranmak hiç adil değildir. Her halde “biz sizi çok sevdiğimiz için yerden yere vururuz” denilmeyecektir. 

 

            Alevilerin talepleri konusundaki mücadelemizde,  siyasal iktidara karşı duruşumuzda, demokrasi mücadelesinde gördüğünüz her eksikliğimizi eleştiriniz. Buna açığız. Fakat kendi kurumsal iç işleyişimizle ilgili sorunlarımızı örgütümüzün kurumları ve işleyişi çözecek yeterliliktedir. 

 

         Anılan dönemlerde örgütümüzde yönetici olmanın verdiği sorumluluktan  ve Esat Korkmaz ile bu görüşmeleri bizzat yapmış olmaktan dolayı, ayrıca Alevi kamuoyunu doğru bilgilendirmek için bu açıklamayı  yapma  ihtiyacı duydum. 

 

            Örgütümüzün çalışma prensipleri: 

 

            1988 yılında kurulan derneğimiz, büyük bir emek ve birikimle oluşturulan ilkeler doğrultusunda faaliyet göstermektedir. Bu ilkelerden taviz vermek, bunları esnetmek yönetim değişiklikleri ile olanaklı değildir. Örgütün hafızası ve üyeleri buna asla ve asla müsaade etmez.  

 

           Pir Sultan Abdal örgütlülüğü, kurumsal işleyişi önemseyen ve örgütsel bilinç konusunda zaaf içinde olmayan bir örgüttür. Eksikliğini sorgulayan, kendisini eleştirebilen, kollektif bilinci ve eylemi hayata geçirebilen nadir örgütlerden biridir. 

 

Örgütsel yapısı; Genel Merkez ve Şubelerden oluşmaktadır. Genel Kurulda seçilen 21 GYK Üyesi kendi içinden 9 MYK Üyesini seçer. MYK her hafta toplanır, GYK ayda bir toplanır. Her üç ayda bir Danışma Kurulu toplanır. Danışma Kuruluna, MYK, GYK Üyeleri, Denetleme ve Disiplin Kurulu üyeleri, Şube Başkanları ve en önemlisi eski Genel Başkanlar katılırlar. Bu Dernek Tüzüğümüzde belirlenmiştir. Gündemli olan bu toplantılarda,  örgütümüzün çalışmaları ve sorunları, ülkemizdeki ve dünyadaki siyasal gelişmeler değerlendirilir, yapılacak çalışmalar GYK ve MYK’ya önerilir. Bunun dışında İstanbul ve İzmir Şubelerimiz Eşgüdüm Kurullarını oluştururlar. Bölgesel sorunlar ve çalışmalar burada çözüme kavuşturulur. Ayrıca; bütün şubelerimiz kendi yerellerinde bulunan Alevi örgütleri ve Demokratik Kitle Örgütleriyle birlikte oluşturulan platformlarda yerini aktif olarak alırlar. Bu çalışmaların hepsi Örgütün bilgisine sunulur.  

 

            Tüzüğü her dönem güncelleşmiş, çalışma yönergeleri, mali yönetmeliği, kadın ve gençlik komisyonları yönetmeliği, eşgüdüm yönetmeliği ve disiplin yönetmeliğini örgütün bilgi, birikim ve ihtiyaçları doğrultusunda oluşturmuş ender örgütlerden biriyiz. 

 

            ABKB’den, Alevi Bektaşi Federasyonu çalışmalarına, Alevilerin temel talepleri olan Diyanet İşleri Başkanlığının kaldırılması, Zorunlu Din Derslerinin kaldırılması, Cem Evlerimizin inanç merkezlerimiz olduğu konusundaki mücadelede, demokrasi, insan hakları, barış ve emek mücadelesinde, anti-demokratik ve anti-laik uygulamalara karşı yürütülen mücadelede Pir Sultan Abdal Örgütlülüğünün emeği, birikimi ve söyleyecek sözü hep olmuştur, olmaya da devam edecektir.  Bu çalışmaları yapmak seçilen her yöneticinin görevidir. Bununla ilgili hesabını da Genel Kurullarda örgütüne verir. Bu bütün örgütlenmelerin de genel kuralıdır. 

 

            Peki yaratılan nedir? Yaratılmaya çalışılan, bazı üye arkadaşlarımızın Genel Kurulda kaybetmiş olmaktan kaynaklı olarak, Genel Kurulda oluşan iradeyi içlerine sindiremeyip, bunu sürdürüyor olmalarıdır. Bu konuda örgüt içinde mücadele etme yerine, elindeki olanakları pervasızca kullanmayı tercih etmeleri son derece üzücüdür. Buradaki beklentileri kendilerine cevap verilmesini sağlamak ve bu vesile ile kendilerini gündemde tutup, tartıştırmaktır. Buna Tüzüğümüzün elvermediğini bildikleri halde. 

 

            Onun için, örgüt içindeki yönetim mücadelesini kaybetmiş olmaktan dolayı yaşadığı psikolojiyi, yönetici olamama kaygısını, örgütsel kaygı olarak gösterip kamuoyunu bu yönde yanıltmak yakışıksızdır. 

 

            Burada üzücü olan, Hasan HARMANCI’nın SERÇEŞME  Dergisinin 2006/ Şubat sayısında, “Örgütsel bilinç ve referans” konulu yazısında; örgütsel bilinçten yoksun, benlik ve kariyer hırsından kaynaklı olarak, Pir Sultan üyelerine, onların seçtiği delegelere, şube başkanlarına ve örgütümüzün en büyük organı olan Genel Kurula karşı yapmış olduğu saygısızlıktır. Bir o kadar da üzücü olan şey, bizim açımızdan saygın olan SERÇEŞME’nin buna alet edilmesidir.     

      

 Pir Sultan Abdal Genel Kurulları, deyim yerindeyse Genel Kurul gibi yapılır. Kuruluşundan bugüne kadar, bütün Genel Kurullar öncesinden başlayarak heyecanlı, dinamik tartışmalarla başlar, Genel Kurulda sonuca ulaştırılır. Bütün Genel Kurullarda, uzlaşma girişimlerine karşı iki liste ile seçime gidilir, genel kurul sonrası bütün tartışmalar biter, yeni seçilen yönetime  destek sunulur. Son iki genel kurulda da yaşananlar bunlardır.  

 

            Sorun; iki genel kurulda da mevcut yönetime karşı oluşturulan liste Genel Kurulda başarılı olamamıştır. Hasan HARMANCI da bu listelerden aday olan bir üyemizdir. Ne yazık ki, Hasan HARMANCI dışında hiç kimse, Genel Kurul iradesine saygısızlık yapmamıştır. Hepside yapmayacak kadar örgütsel bilince sahiptirler. Keza; “ üç eski Genel Başkanın da örgütü, eylemleri ve ülke gündemine karşı yeterince hareketli bulmaması bir ilk çıkış oldu” belirlemesi hem yanıltıcı bir bilgi, hem de üç eski genel başkana karşı saygısız ve küçültücü bir tanımlama olmuştur.

 

Üç eski genel başkan Danışma Kurullarının doğal üyeleri olarak, eleştiri, düşünce ve önerilerini her zaman örgüte sunma imkanına sahiptirler. Son Danışma Kurulu toplantısına katılıp düşüncelerini örgütle paylaşmışlardır.  

 

Ayrıca, Genel Kurul öncesi eski genel başkanlar tek tek ziyaret edilip önerileri alınmıştır. Eski Genel Başkanlar büyük bir özen içerisinde düşünce ve önerilerini iletmişlerdir. 

          

Burada kendi eksiklik ve başarısızlıklarını, eski Genel Başkanlar üzerinden aklamaya çalışmak ahlaklı bir davranış değildir. Kaldı ki, üç eski Genel Başkanın da istediklerinde aday olabilecek cesaretleri ve örgütün gönlünde de yerleri vardır. 

 

            Genel Kurullar gündemlidir. Genel Kurulda oluşturulan Divan tarafından, gündem doğrultusunda genel kurul sonuçlandırılır. Konukların çokluğu, konuşmaların gündem dışında da içerikli olması, talepte bulunan herkesin konuşmuş olması açışından verimli olmuştur. Çok doğal olarak yoğun kulis çalışmaları da yaşanmıştır. Genel Kurullar, geçmiş çalışmaların değerlendirildiği, eksikliklerin tartışıldığı ve yeni dönem de çalışmaları yürütecek kadroların oluşturulmasına çalışılır. Genel Kurul kararları ve sonuç bildirgelerinde, örgütün ilkeleri ve seçilecek olan yeni yönetim kurulunun yapması gereken çalışmalar konusunda GYK yetkilendirilir. Geçmiş dönemlerden farklı olarak, ABF üyesi olmamızdan dolayı genel Alevi talepleri ve ülkemizin genel siyasi konuları  ile ilgili olarak yol haritası diğer Alevi örgütleri ile birlikte karara bağlanır.     

      

  Hasan HARMANCI’nın yazdığı “ örgütsel bilinç ve referans” konulu yazısı bir bütün olarak değerlendirildiğinde, ne yazık ki Alevi dili, etiği ve terminolojisi ile bağdaşmamaktadır. Hasan HARMANCI’nın; “Kongrenin çarpıcı noktalarından biri de, bazı delegelerin, Alevilik başta olmak üzere toplumsal sorumluluk bilinci ile hareket etme misyonuna sahip olmamaları olarak görünüyordu. Genel bir hemşerilik diyaloğu ile kongre delegesi olan ve örgüt bilinci almamış kesimlerin varlığı bunu daha  çok reçetelendirmektedir. Bir siyanür gibi sızıldığı kanısını uyandıran bu hareketsiz ve umarsız kesim, ya boşluğu alkışlayan veya muhalif tepkileri terse çevirme iradesi içinde hareket ettiği kaygısı uyandırıyordu görüntüde. PSAKD, böylesi bir boşluğu kaldırabilecek bir örgüt bilincine sahip olmamasına karşın, bu yöndeki genel bir delege birikimi eksikliği kaygı vericiydi.” tesbiti   ve görüşü ile bütün kongre üyelerini ( kendisi dışında), bilgisizlik, cahillik ve sorumluluk misyonuna sahip olmamakla suçlamak için söyleyecek söz yoktur.  

 

Ne kadar bilirsen bil, bilene danış” ve  “Çiğdik, piştik” anlayış ve düşüncesi Alevi felsefesinin özüdür.  

Pir Sultan Abdal’ın;

 

          Ben dervişim dersin dava kılarsın

              Hakkı zikretmeye dilin var mıdır

              Kendini gör, elde ne ararsın

              Hali hal etmeye halin var mıdır.”  

 

dediği gibi, Hasan HARMANCI kendi “Diplomalı cahilliğine” yansın. 

 

             Azınlık” kavramı ve tartışmaları, Alevilerin tümden reddetmesi gereken bir konudur. “Azınlık olarak tanımlamak da”, “asli unsur olarak kendini görmek de” Alevi öğretisi açısından reddedilmelidir. “ 72 Millet birdir bizim nazarımızda” Alevi felsefesi bunun en güzel cevabıdır. 

 

            Hasan HARMANCI; “Örgütümüz içinde belki bu süreci belirleyen, bölgesel bağlar gibi ilksel (primordial) bağlar, hemşehrilik duyguları ve geleneksel yöntemlerle aday belirlenmesinin neden olduğu söylenebilir. Bunu için hazirun listesine bakmak yararlı olacaktır. Daha çok gettolarda karşımıza çıkan ve klan asabiyeti olarak ifade ettiğimiz bir kilitlenen insan yığınının sözsel uyumunun yansımasıdır hazirun listesindeki istatiksel gösterge.”  demektedir.  

 

Bu söylediklerini örgüte, yöneticilerine ve üyelerine karşı hakaret olarak algılamanın dışında,  cevap vermek bile doğru değildir. En basit tanımlama ile, bütün sosyal bilimciler farklı etnik yapıdaki Alevilerin, ortak kültürel ve inançsal yapısı, olaylar karşısındaki ortak toplumsal refleks göstermiş olmalarından  dolayı, ulus olmadığı halde ulusal reflekse sahip olduğunu vurgularlar.  

 

Bunu görmeyip, hemşehricilik, yörecilik gibi ayırımları yapmak veya varmış gibi göstermek, hazirun listelerinde kimin Sivaslı, Erzincanlı, Tuncelili, Çorumlu, Tokatlı vb..veya kaç delege Türk, kaç delege Kürt gibi sorgulamak, bunu düşünüyor olmak, sadece kendilerinin ideolojik ve milliyetçilik kokan bakış açısıdır.   

 

Esas tehlikeli olan bu yaklaşımdır. ( Çok ilkel bir davranış olmasına karşın, Hazirun listeleri, merak eden bazı arkadaşlar tarafından istenilip incelendi, öyle olmadığı görüldü.) Hasan HARMANCI bu bakış açısından derhal kurtulmalıdır. Ne yazık ki son iki genel kurulda bu arkadaşlarımız, “örgüt Kürtlere geçti” propagandasını yapmışlardır. 

 

            GETTO” dedikleri yerler kentlerin yoksul varoşlarıdır. Yani ekonomik veya siyasal nedenlerle köylerinden göç edip kentlerde kendilerine bir dünya yaratmaya çalışan, kendi değerlerine bağlı, kültürlerini yaşamaya çalışan insanların yaşadığı yerdir. Sistem ve yönetimlerle sorunu olan da bu insanlardır. Kültürlerini ve kimliklerini yaşayamama ve çocuklarına aktaramama kaygısı olanlar da bu insanlardır. Akademik araştırmalar dışında, Aleviliği yaşamak  ve yaşatmak isteyen de bu GETTO’lardır. Örgütümüzde kuruluşundan bu yana bu “GETTO”larda örgütlenmiştir. Yani, Alibeyköy, Armutlu, Ümraniye, GOP, Esenler, Pendik, Sultanbeyli, Kartal, Maltepe, İçerenköy, Buca, Menemen, Bornova vb. kentin varoşlarında örgütlenmiştir. Bu şubelerimizde yeni değildir. Hasan HARMANCI Genel Merkez yöneticisi seçildiğinde de bu Şubelerimiz ve onların Delegeleri vardı. Yani,  Nişantaşı, Etiler, Trabya, Levent vb. yerlerde örgütlü değiliz.  Tarihte yoksul köylülüğün kurtuluş ideolojisi olmuş Alevilik, bugünde yoksul kent varoşlarının,  yani Gettoların  örgütlenmesine katkı sunacaksa bundan onur duyulur.  

 

 Siyasal tanımlamaları ukalaca kullanmak, akademik kariyeri arttırmaz ! 

 

            Pir Sultan Abdal Örgütlülüğünün seçimleri, gerek şubelerde, gerekse de Genel Kurulda en demokratik şekilde yapılmaktadır. Üyesinden, yönetim kadrolarındaki her bir birey seçiminin, tercihlerinin bilincindedir. Kaldı ki; hiçbir Alevi, iradesine ipotek koydurmaz. Seçilmiş olsalardı, kendilerini de seçecek olan bu üyeler ve onların seçmiş olduğu delegeler olacaktı. Eğer başka bir örgütten söz etmiyorsak.   

 

        

Yine;  derneğimizin eski genel merkez yöneticilerinden, iki dönem genel başkan adayı olup seçilemeyen ( Hasan HARMANCI da aynı listededir) sayın Timurtaş ÖZMEN’in de Genel Merkeze karşı yazdığı eleştiri ve kendisiyle yollarını ayıran liste arkadaşlarını “ihanet etmekle” suçlayan yazısının da SERÇEŞME Dergisinde yayınlanmış olması tesadüf olmadığı gibi, Esat KORKMAZ’ın şahsında SERÇEŞME Dergisinin tarafsızlığına gölge düşürmüştür. 

 

            Diğer bir önemli konu; Esen USLU’nun ( gerçek ismini bilmiyoruz) yazdığı provakatif yazılardır. Eleştiri sınırlarının ötesinde, hiçbir sorumluluk taşımayan, kışkırtmacı, içerikten yoksun, sadece Genel Merkeze hakaret içeren yazılarının da SERÇEŞME Dergisinde yayınlanması düşündürücüdür.  

 

 

Sultanbeyli Şubemizin sorunları, Sultanbeyli’de  yaşayan halkımızın taleplerinin çözümü için mücadele etmek, örgütsel sorumluluk ve kollektif bilinçle çözülebilecek konulardır. Sivas Katliamını yaşamış bir örgüt olarak her türlü provakasyona karşı tedbirli olmanın önemini bilen bir örgütüz. Ne Sultanbeyli’de ne de bir başka yerde, yöneticilerin zaaf ve eksikliklerinden dolayı bir tek insanımızın acı çekmesini istemiyoruz. Hem taleplerimizi elde etmek için sonuna kadar mücadele etmek, hem de  doğru ve kollektif bir yönetimi sağlamak örgütümüzün en temel görevidir.       

  

Bütün bu gelişmelerin ışığında, SERÇEŞME Dergisi bizim açımızdan önemlidir ve değerlidir. Esat KORKMAZ’ın bu eleştiri ve önerilerimizi dikkate almasını, arkadaşlık ve hatır ilişkilerini dergiye yansıtmamasını bekliyoruz.             

Ankara,  21 Mayıs 2006


Yorum (yok) Yorum yaz!

ÖNÜMÜZDEKİ OLASI SEÇİMLER VE DEMOKRASİ GÜÇLERİNİN BİRLİĞİ-1-

ÖNÜMÜZDEKİ OLASI SEÇİMLER VE DEMOKRASİ GÜÇLERİNİN BİRLİĞİ-1-  

Kazım ENGİN                   

      Tam da bugünlerde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın olağanüstü yükselişine kendi penceremden bakarak bir şeyler yazacaktım ki ABf’den önümüzdeki olası seçimler ile ilgili değerlendirmelerim istendi ve bu yazıyı kaleme aldım. Öncelikle belirtmeliyim ki bu yazı çok değişik kişilerin görüşleri incelendikten sonra ve benim düşüncelerimi yansıttığına inandığım şekilde kaleme alınmıştır. Kurumları bağlayıcı değildir. Faydalı olabilirsem mutlu olacağım.

 

         Önümüzde olağan ya da erken yapılacak seçimlere dönük bir durum değerlendirmesi yapmadan önce herkesin ve her kesimin bir an evvel kurtulmak istediği (istisnai bazı kesimler hariç!) AKP ve tabii onun genel başkanı R.Tayyip Erdoğan’ı kendimce çözümlemek gerektiğine inanıyorum.

 

 DERİN TÜRKİYE'NİN LİDERİ

 

“10 yıl önce hapiste yatan adamın bu duruma gelmesinin siyasal nedenleri var elbet: ama asıl neden kültürel... Birkaç yıl önce , Kanal 7'de yayınlanan bir programda Süleyman Çobanoglu, MHP’lilerin ünlü müzisyeni Ozan Arif'le söyleşiyordu. Gece yarısı laf bir ara 12 Eylül'e geldi. Ozan Arif Almanya sürgününü anlatmaya başladı. Bir de şiir okudu.


     O sırada yayına bir telefon bağlanacağı haberini verdiler. Arayan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'dı. İşten eve gelmiş, yorgun argın kanallar arasında dolaşırken bu söyleşiye takılıp kalmış, sürgün anılarıyla duygulanınca da telefona sarılmıştı.


Her gece aynı yorgunlukla zap yaparken, kanalları arayıp yayına girmeye çalışan yüz binlerce vatandaş gibi...


     Belki de onu diğer liderler arasında bir adım öne çıkaran, bu özelliği...
Kitle kültürünün siyasetteki temsilcisi olması... O kültürün hem ürünü, hem de taşıyıcısı sayılması...


Kültürel faktör...   Elbette Tayip Erdoğan'ın artık aşikar sayılan sandık zaferini değerlendirirken, Amerika'nın kol kanat germesinden, rakiplerinin zayıflığına, tarikat bağlantılarından medya desteğine kadar pek çok unsurdan söz etmek mümkün.


     Ancak bu siyasi nedenleri besleyen önemli bir boyut daha var: Kültür...
Erdoğan; toplumsal hiyerarşinin en alt katındaki ameleden, en üstteki sermayedara kadar herkese hitap edebilme yetisi ve hırsından beslenen kitle kültürünü bihakkın sindirmiş bir politikacı...


     Bu özelliğinin bir kısmı yaşam öyküsünün bir armağanı... Bir kısmını ise kendisi zaman içinde kazandı. Biyografisindeki sır, bunun ancak Türk filmlerinde rastlanacak türden bir 'mucize öyküsü' olması...


    'İlk sokak tahsilini Kasımpaşa'da simit satarak yapan delikanlı ' efsanesi, 'çocukluğunda sığır otlatan çoban Başbakan' ya  da 'eşekten düşüp kolunu kıran Cumhurbaşkanı' masallarına göre çok daha etkili ve kentli bir hikaye...
   Kaşımpaşalılık, Erdoğan'a damgasını vuran özellik adeta... Haline, tavrına, söylemine, giderek imajına sinen bir özelliği... Beyaz Saray'da Başkan Bush'un karşısında ayak ayak üstüne atışı bile İslamcı basında, Kasımpaşalılığı ile özdeşleştirildi.


Ortalamanın temsilcisi...


      Ancak her kitle kültürü ürününde olduğu gibi Erdoğan'da da her özelliğini dengeleyen, ona tamamen ters bir özellik bulmak mümkün...


Evet, bıçkın delikanlı ama, aynı zamanda Nakşi terbiye almış. Babasını üzdüğü zaman eğilip ayakkabılarını öpen bir çocukluktan geliyor...


Hem tekke adabına aşina; hem sokak kabadayılığına...


Yürüyüşünde hem bir tarikat erbabının tevazuu, hem de bir kenar mahalle delikanlısının ölçüsüz özgüveni var.


Necip Fazıl şiirlerini ezberinde taşıyacak kadar damardan İslamcı, ama 'iş icabı', Amerikan Musevi Komitesi'nin cesaret ödülünü alabilecek kadar pragmatist...


      Okuduğu şiirden hapse girecek kadar dik kafalı; ama içeri girerken "Vur de vuralım" diyenlere "Oyuna gelmeyin" diyecek kadar temkinli...
Evde ailesi Bayhan'ı destekliyor, ama o Bayhan'ı protesto için jüri üyeliğini terk eden Deniz Seki'yi telefonla kutluyor !


Aynı anda iki uca birden savrulan bu nitelikleri, onu hem 'gariban'la, hem 'aydınla' buluşturuyor ve 'Ortalamanın temsilcisi' haline getiriyor.
Sokaktan gelen adam...Vurgulanması gereken çok önemli bir özelliği de 'sivil' oluşu... Bayar-Menderes ikilisi CHP'den gelmişti. Demirel, Özal bürokrasiden süzüldüler. Mühendislerdi. Erdoğan, düpedüz sokaktan geliyordu. Bürokraside örselenmeden, devlete bulaşmadan, hatta devlet tarafından hapse tıkılmasına rağmen (sayesinde!) tırmandı. Devletteki millet korkusunu, milletteki devlet kuşkusunu ustaca dengeledi. O kadar ki, hükümet olduktan sonra devlet karşısında - örneğin türban konusunda - eski sözlerini tamamen unutmuş gibi davranması bile tabanda rahatsızlık yaratmadı.


     Çünkü onu baştan beri dikkatle izleyen yazar Ruşen Çakır'a göre "Devlete zıtlaşmaktan, sistem dışına sürüklenmekten yorgun düşmüş yüz binlerce Milli Görüşçü, onu  kendilerini sorunsuz bir şekilde merkeze taşıyabilecek, özellikle de orduyla aralarını düzeltebilecek bir lider olarak görüyor" du. (Çakır- Çalmuk, "Bir Dönüşüm Öyküsü", Metis, 2001)


     Belki o yüzden Ankara'nın zirvesindeki Başbakanlık konutu yerine, kendi gibilerin arasında, Subay evleri'nde oturmayı tercih etti Erdoğan... Ve her akşam eve dönerken, arabasının bagajında gezdirdiği oyuncakları ve gofretleri mahalle çocuklarına dağıttı.


        Ama oğlunun düğününü İstanbul sosyetesi eşliğinde Lütfü Kırdar'da yapmaktan, hapisten çıkar çıkmaz TÜSİAD'la yemekte buluşmaktan çekinmedi. 
      Sisteme kafa tutar gibi yaparak onunla uzlaşan bu tavır, örselenmişliği ustaca gizleyen bu kabadayılık;  gelenekselle moderni harmanlayan 'bir elde tespih, bir elde cep telefonu' formülü, kendisine modern hayat içinde yer açmaya çalışan muhafazakâr gençlik ve orta sınıflar arasında büyük ilgi gördü. Erdoğan, bu tavrını, imamlıktan gelme belagati ve delikanlı jargonuyla birleştirdi.
       Kasımpaşalılığını, dindarlığına ve Fenerbahçeliliğine bulayarak toplumda en geniş temsile sahip 3 unsuru ustaca harmanladı.


Sonuç:


      En geniş kesime açılmayı başaran filmlerin, şarkıların, yıldızların, takımların, reklamların, haber sunucularının gişe başarısını “siyaset piyasasında” yakaladı.


Reha Muhtar gibi, İbrahim Tatlıses gibi, Bayhan gibi bir kitle kültürü ürünü oldu.”

AKP’den demokrasi beklemek, ölü gözünden yaş ummaktır…

 

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer:

 

 “Devleti ve egemenliğini ele geçirmeyi düşünmeyen bir islami anlayış olamaz”

 

        Başbakanlık Müsteşarı Prof. Dr. Ömer Dinçer’in “Bilgi ve Hikmet Dergisi”nde yayınlanan “21. Yüzyıla girerken Dünya ve Türkiye Gündeminde İslam” yazısı, biz demokratların yıllardır altını ısrarla çizdiğimiz, siyasal İslam’la demokrasinin üst üste oturamayacağı gerçeğini tekrar gündeme taşıdı.

 

        Siyasal İslam’ın kendisini, dün de, bugün de, yarın da siyasal iktidarı ele geçirme isteğinden soyutlayarak düşünemezsiniz. Çünkü siyasi İslam, kutsal bir kaynağı referans olarak alır ve devletin şekillenmesinden kamu ve bireyin hayatına kadar her şeyi kendi anayasası olan “şeriat” ile şekillendirir. İslam anayasası, yani şeriat, değişmez kurallardan, yani tanrının kelamından hareket eder. Zira, Şeriat Kur’an’da ki ayetlerden, Peygamberin sözlerinden çıkarılan, dinî temellere dayanan Müslümanlığın kanunlarıdır, İslâm hukukudur.

 

        “Suyun bulunduğu yere giden yol”, ya da “hayata giden yol” olarak tanımlanan şeriat kuralları İslam anayasasını oluşturur... Kur’an’sız İslam olamayacağına göre, Şeriat bölümleri kaldırılmış Kur’an’da olamaz. Olursa zaten Kur’an’ın bütünlüğü ortadan kalkar. İçeriği değiştirilemeyeceğine göre, anlamı her ne kadar farklı yorumlanmaya da kalsa, sonuç değişmez: Devleti ve toplum hayatını yönetmek için yeni bir anayasa’ya ihtiyaç yoktur, anayasa vardır, bu da İslam anayasası olan Şeriat!

 

“Devleti ve egemenliğini ele geçirmeyi düşünmeyen bir islami anlayış olamaz!”

Özellikle klasik ve “tutucu” laiklerin üzerinde fırtına kopardığı Ömer Dinçer’in yazısı aslında bu anlamıyla kendi ekseninde, İslami anlayış düzleminde son derece doğrudur.

 

        Prof. Ömer Dinçer, takiye yapmıyor, genel doğruları dile getiriyor ve “İslam’ın, kamu ve devlet dahil, tüm beşeri faaliyetleri kapsayan bir değer ve inançlar bütünü olduğu ve bu bütünün bir kısmını kabul, diğer kısmını reddetmenin mümkün olmayacağı, Müslüman inancı ile şeriatın birbirinden ayrılmayacağı ve Müslüman kişinin şeriatı da olduğu gibi kabullenmesi gerektiği” vurgulandıktan sonra bakın ne diyor:

 

       “İlkeler açısından göz önüne aldığımız taktirde Türkiye’de Cumhuriyet ilkesinin yerini katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve nihayet laiklik ilkesinin yerinin İslam’la bütünleşmesinin gerekli olduğu kanaatini taşıyorum. Böylece Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin, laiklik, cumhuriyetçilik ve milliyetçilik gibi bir çok temel ilkenin yerini katılımcı, daha adem-i merkezi, daha Müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğu ve artık bunun zamanın geldiği düşüncesini taşıyorum...”

 

        Şu anda Başbakanlık Müsteşarı olan ve “Kamu Yönetimi Temel Yasası Tasarısı”nı hazırlayan Dinçer, aynen şöyle devam ediyor

 

“Bunun için az-çok hazırlıklı olduğumuzu biliyorum, ama topluma yansıtma konusunda eksikliklerimizin olduğu kanaatini de taşıyorum. Öyleyse bunu tüm topluma duyuracak bir mekanizma ile ulaştırılmalıdır. Eğer Türkiye’de kültürel öncelikli islami hareketlerle (Fethullah Gülen, Nurcular vb. kastediliyor. ), siyasal öncelikli islami hareketlerin karşılıklı ilişki ve etkileşimi yeniden tanzim edilirse, bu iki hareket bütünleşmiş bir halde devam ettirilebilirse, Türkiye’de İslam’ın hiçbir ülkede görülmemiş bir şekilde, sağlam bir temel üzerinde gelecek vaat ettiğini ifade edebiliriz.”

 

      AKP, bu yazının yazıldığı 1995’den bu yana bu süreci önemli ölçüde tamamladı ve takiye politikalarıyla birlikte adım adım bütün iktidar mekanizmalarını ve kamu hayatını, kadrolaşmalarıyla birlikte İslam anayasası olan şeriatın ışığında düzenliyor.

 

      Prof. Dinçer, klasik İslami anlayış çerçevesinde, “Devleti ve egemenliğini ele geçirmeyi düşünmeyen bir İslami anlayışın olamayacağını” her türlü takiyeden uzak bir şekilde açıklıyor!

 

 

       “Demokrasi cephesi” oluşturamadığımız sürece, nal toplamaya,

Gündemin peşinden koşmaya ve önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde şeriatçı birini cumhurbaşkanlığı koltuğunda görmeye kadar gideriz!

Türkiye bir çok şeyin yarım, yarım yaşandığı, yasama, yürütme ve yargı da dahil olmak üzere, basının ve hiç bir toplumsal grubun gerçekleri çıplak bir biçimde tartışmadığı, tartışamadığı bir ortamda adım adım daha bilinmez bir noktaya doğru gidiyor.

 

       Türban, sakal, sarık ve Kur’an kurslarının özgürlüğün neredeyse temeli olarak algılayan, tarikatlarla iç içe olan AKP’nin islami anlayıştan, islam hukukundan, içgüdülerinden hareketle kendi bildiklerini, islam anayasası olan “şeriatın” işaret ettiklerini yapmaya çalışması kadar doğal bir şey olamaz.

 

       AKP, sanıldığının aksine kendi politikalarında son derece başarılı hareket ediyor. Başbakanlık Müsteşarı  “devleti ve egemenliğini ele geçirmeyi düşünmeyen bir islami anlayış olamaz” derken, Laikliğin ve Cumhuriyet’in yerini İslam’ın alması gerektiğini belirtirken, bakanlar ve Diyanet İşleri Başkanı ağızlarına “laikliği” almazken, dün‚ “insan ya laik olur, ya da müslüman” diyen başbakan Recep Tayip Erdoğan “Laik Cumhuriyeti büyük Atatürk kurdu, biz yaşatacağız” diyor!

 

     Devletin klasik dış politikalarına ve orduya şimdilik müdahale etmeyen, mevcut AKP iktidarı, İmam Hatipli kadroları devlet mekanizmasına yerleştirmede, kadrolaşmada ve eğitimde giderek daha hızlı davranıyor. Bugüne kadar herkesin yaptığının yanına kar kaldığı, iktidarı ele geçirmeye giden bütün yolların mübah olduğu ülkemizde, AKP’de geçmişten devraldığı mirası bu çerçevede daha da genişleterek kullanıyor.

 

       Doku ve gelenek aslında aynı değil mi? Hafızalarınızı biraz zorlayın, bakın aynı sonuca varacaksınız: Dünün Başbakanı Süleyman Demirel’in “bana sağcılar cinayet işletiyor dedirtemezsiniz” dediği gibi, bugünkü Başbakan Tayip Erdoğan’ın İstanbul katliamı sonrası söylediği “islami terör denmesini içime sindiremiyorum” demesinin arasında fark var mı?

 

      Sağlık ve eğitimle ilgili açmazlar orta yerde iken, Diyanet İşleri Başkanlığı’na 15 bin yeni personel alma kararı alıyor. Kimseden “gık” çıkmıyor! Sağlıkta sözleşmeli kadro ile yine “seçilmiş “kişilere yer açılırken, eğitimde Talim ve Terbiye kurulu’nun tüm uzmanları dağıtılıyor! TRT’ye ve Tübitak’a İmamlar atanıyor, TRT yayınlarında dinsel içerikli programlar % 200 artıyor.

 

       Dün de böyle olmamış mıydı? Demokrat Parti döneminde, ezanın tekrar Arapça okunmasıyla başlayan ve Milliyetçi Cephe hükümetleri döneminde İmam Hatiplerin yaygınlaştırılması ile yükselen, 12 Eylül 1980 darbesi ile doruğa çıkan, demokratlar ve solcular silindir gibi ezilirken, helikopterlerle havadan “ayetlerin” dağıtıldığı süreç bizi bu noktaya getirmedi mi?

 

      AKP’ye, bu sürece dur diyecek toplumsal dinamiklerin harekete geçmesi gerekiyor. Mızmızlanmanın, bol bol takiye ve laiklik edebiyatı yapmanın, hele hele İslam ile Demokrasiyi bütünleştirmenin, bu anlamıyla da “bile bile lades” demenin kimseye bir getirisi olmadığı çıplak bir biçimde gözüküyor.

 

       Sürece demokrasi lehine müdahale edilmediği, taraf olunmadığı sürece, AKP’nin maskesini düşmesini beklemek tam bir ham hayaldir ve islami örgütlerin kendi yayınlarında yazdığı gibi “taraf olmayan bertaraf olur!”

 

      “Bertaraf”’ olmamanın yolu akıllı bir muhalefetten geçiyor. AKP’nin her yaptığına, örneğin Kophenag Kriterleri’nin yerine getirilmesi ve uygulanabilirliğinin sağlanması gibi, yanlış demenin doğru olmadığını bilerek hareket etmek gerekiyor. İktidardaki parti AKP’dir diyerek her konuda tabi ki CHP’nin yaptığı gibi içi boş, içeriksiz ve “müzmin muhalefet” yapılmamalıdır.

 

      Ancak “cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarıyla döşenmiştir” deyişini de akıldan çıkarmamak ve İstanbul’daki katliamda olduğu gibi, katillerin kimlikleri orta yerdeyken katillere “islami terör denmesini içime sindiremiyorum” diyen bir siyasal iktidara tavır alabilme cesaretini gösteremediğimiz sürece, ufukta hep “cehennem” olacaktır! Unutmayalım aynı anlayış Cumhuriyet Gazetesi’nin bombalanmasına da tepki vermemiştir !

 

        Önümüzdeki süreçte siyasal islamın gerçek niyetini tartışamadığımız, bunu bütün çıplaklığıyla masaya yatırıp, alınması gereken tavrı alamadığımız, tartışmaları traji-komik bir biçimde kıyafete ve türbana indirgediğimiz, kendi gerçeğimizden kaçtığımız ve  akademik özelliği olan, sonu ve getirisi olmayan tartışmalara dalıp kaldığımız sürece kaçınılmaz sona gideriz, yada mevcut seçim sisteminin bir sonucu üçte bir oyla, mecliste üçte iki çoğunluğu ele geçiren ve adım adım kurumlaşan siyasal islama tavır alması için bol bol demokrasi lafları edip arkasından bazıları gibi 21. Yüzyılda ordudan medet bekleriz!

 

        “Mehdi” de gelmeyeceğine göre, medet “derin devlet”in açığa çıktığı Susurluk sonrası “Ömür boyu aydınlık için bir dakika karanlık” eylemlerini yapan milyonlarda... 20 milyon Alevinin yaşadığı ülkemizde ciddi bir referandum niteliği taşıyacak, ve AKP’nin % 50’ye oynadığı bir yerel seçimlerde en solundan merkezdeki demokrasi güçlerine kadar ortak bir “Demokrasi cephesi” oluşturamadığımız sürece, nal toplamaya, gündemin peşinden koşmaya ve önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde şeriatçı birini cumhurbaşkanlığı koltuğunda görmeye kadar gideriz!

 

Bunun için ne politikayı bilmeye ne de falcı olmaya gerek var!

 

“Şeriatın lokomotifi AKP’den demokrasi beklemek, ölü gözünden yaş ummaktır.”

Türkiye’yi adım adım şeriata götüren AKP’ye engel olmak için Demokrasi Cephesi’nde buluşmak gerekir.

 

Demokrasi Cephesi’nde buluşmak tüm aydınların, çağdaş insanların, gönlü ve yüreği

 

Demokrasiden yana olanların en acil görevidir...

 

Demokrasi Cephesi Nedir ve nasıl olmalıdır?

 

Demokrasi Cephesi bazılarının tarif etiği gibi “Dinci Tayyip’e karşı dindar Süleyman’ın “ alternatif olarak sunulması değildir. Süleyman Demirel’i, Tayip Erdoğan’a alternatif olarak sunanlar birilerinin dediği gibi “ne sarhoştur ne de şaşkın!” Bu bilinçli bir programın parçasıdır.

 

       Kendi asgari müştereklerinde birleşebilme becerisini gösteremeyen Demokrat Kamuoyu ile alay edilmektedir adeta !

 

       Demokrasi Cephesi ya da son günlerin moda deyimi ile “ZEYTİN DALI KOALİSYONU” ülkemiz için acil bir ihtiyaçtır. İtalya’da son seçimlerde denenen ve oldukça başarılı olan bu birlik Berlusconi iktidarını al aşağı etmiş ve bu ittifak yeni Cumhurbaşkanı nı da seçmiştir. Bu örnekler İspanya’da, Fransa’da ve Yunanistan’da da uygulanmış, başarılı olunmuştur. Hiçbir gurubun ve kesimin kendi önceliğini dayatmadığı ve tek koşul olarak en geniş ortak paydanın kabul edildiği bir birlik sağlanmalı , bu birliğin asgari talepleri ve hedefleri altında birleşilmeli, en azından önümüzdeki olası seçimlere dönük bir “GÜÇ BİRLİĞİ” yapılmalıdır.

 

        Bu birlikteliği bozabilecek en tehlikeli anlayışlardan biri de Alevilerin ayrı adaylar ve organizasyonlar ile seçimlere hazırlanmasıdır.Barış Partisi deneyimi ortaya koymuştur ki Alevilerin yeri Demokrasi güçlerinin yanıdır, Alevilerin tüm hak ve özgürlük talepleri genel olarak tam ve gerçek bir Demokrasi talebi ile ancak çözümlenir. O halde bir serüveni dile dahi getiren arkadaşların “tereddütle” karşılanması gerektiğini düşünüyorum. Unutmayalım matematiksel bir kural vardır: Paydası ortak olmayan sayılar ile bir işlem yapabilmek için ilk şart paydalarını eşitlemektir ! Aksi halde o problem asla çözülemez. Bunu sosyal ve siyasal hayatımıza indirgediğimizde de karşımıza yine ortak payda çıkmaktadır! Alevilerin birliği için de bu ortak payda bilimsel bir gerçektir.

 

        İnsanların barış ve kardeşlik içerisinde yaşadığı, hoşgörü ve demokrasinin hakim olduğu bir Türkiye’ den mi, yoksa şeriatın hakim olduğu bir Türkiye’den mi yana olacağız?

 

Bu soruların yanıtını vermek zorunda olduğumuza inanıyoruz.

 

Haydi biraz gayret, haydi biraz hareket, haydi biraz cesaret!

 

Yarın geç olabilir...

 

 

 

PSAKD LİNKLER

 

PSAKD GENEL MERKEZİ

 

http://www.pirsultan.net/

 

PSAKD ANTALYA ŞUBESİ

 

http://www.psakd.org/

 

PSAKD REŞADİYE ŞUBESİ

 

http://respir.sitemynet.com/pir/index.htm

 

PSAKD KADIKÖY ŞUBESİ

 

http://pirsultanabdal93.sitemynet.com/

 

PSAKD GAZİOSMANPAŞA ŞUBESİ

 

http://gop.pirsultan.sitemynet.com/

Yorum (yok) Yorum yaz!