YAŞAYAN PİR SULTAN ABDAL - Ali YILDIRIM

YAŞAYAN PİR SULTAN ABDAL - Ali YILDIRIM

                                                                       

O bir başkaldırı ozanıdır. Tarihte Pir sultan Abdal gibi halka malolmuş, onunla bütünleşmiş çok az insan vardır. İdam edilmesinin  üzerinden 400 yıl geçmiş olmasına rağmen halkın belleğinde, halkın dilinde tüm canlılığı ile yaşamaktadır.

 

Varlığını, etkisini gün geçtikçe arttırarak, büyüterek sürdürmektedir. Yazıda, kağıtta değil, halkın gönlünde, yüreğinde süren bir yaşamdır O’nunkisi… Osmanlıya iyiden, doğrudan yana kafa tutarak isyan direnişleri söyleyen Pir’i unutturmaya hattı hümayunların, fermanların gücü yetmemiştir.

 

Pir Sultan Abdal  çoğalarak yaşamaktadır.

 

Pir Sultan Abdal araştırmacıları “ bir Pir Sultan Abdal Geleneği” konusunda birleşirler. Pir Sultan halkın birikimi, belleği, ortak ruhudur. O’nun adına söylenen deyişler bir kolektif söylemin üründür. Pir söyler, başka ozanlar söyler, halk söyler ve O’nun deyişleri, O’na atfedilen deyişler dilden dile çoğalır, dilden dile dolaşır.

 

Pir Sultan Abdal Geleneğinde, Pir Sultan Abdallar, halkın türlü türlü ozanları O’nun kimliğine, kişiliğine bürünür, Pir Sultan  Abdal adında erirler. Halk şiirinin yaratılma, üretilme serüveni böyle gelişir. Adı sanı bilinmedik nice halk ozanı yaşadığı çevrenin, ortamın hatta tarihin özelliklerini de katarak ana kaynağı durmadan çoğaltır. Ana kaynağın bünyesine, kan grubuna uygun düşenler kalırken, bünyeye aykırı olanlar kaybolup gider.  Ozan Ankara’da söylüyorsa Ankara’nın dağları, bitkileri, erenleri girer deyişe, Balkanlar söylüyorsa Balkanın. Bünye kabul ediyorsa bu deyişler ana kaynağa eklenir.

 

Söylencelerde Pirin Yaşamı

 

Söylenceler, menkıbeler, destanlar bir bakıma halkın yazdığı tarihtir. Bu tarihte kalem, kağıt kullanılmaz. Dilden dile, gönülden gönüle, meclisten meclise evrilir, süzülür, pişer, olgunlaşır ve ölümsüzleşir.

 

Pir Sultan Abdal’ın asıl adı Haydar’dır.  Sivas ili, Hafik ilçesi, Çırçır nahiyesinin  Banaz Köyünde doğmuştur. Soyu Yemen’e,  Hazreti Ali’nin torunlarından İmam Zeynel Abidin’e kadar uzanır.

 

Haydar yedi yaşına geldiğinde, babası evin koyunlarını önüne katarak köyün diğer çocukları gibi otlatmasını ister O’ndan. Haydar, Yıldız Dağı eteklerinde koyunları otlatmaya başlar. Bir gün koşturup iyice yorulunca başını bir taşa koyar koymaz uyuyakalır.

 

Düşünde bir ışık parıldar. Bir ses duyar. Karşısında aksakallı  bir ihtiyar belirir. Bir elinde dolu, diğerinde bir al elma tutuyordu. İhtiyar ilkin doluyu uzattı Haydar’a. Doluyu içti Haydar ve tüm bedeni alev tüm yanmaya başlar. Ardından al elmayı uzatır ihtiyar. “Al oğlum” dedi. Haydar, ihtiyarın elindeki al elmaya uzandığında bir parlaklık gözlerini kamaştırdı. Bir yeşil ben vardı avucunun içinde, göz alıyordu parlaklığı. Haydar2ın kafasında anında bir şimşek çaktı. Evet karşısındaki ak sakallı ihtiyar Hünkar Hacı Bektaş Veli idi. Hemen eline sarılıp öptü. Hünkar O’na “ bundan böyle senin adın Pir Sultan olsun, ünün dört bir yana yayılsın. Sazının üstüne saz, sözünün üstüne söz gelmesin. Al ü evladın  hakkını almada yardımcın hak olsun” dedi ve gözden yitip gitti.

 

Köylüler O’nu aramalar sonucunda taş üstünde uyur buldular. Erişkinler Haydar’ın hak dolusu içtiğini anladılar.  Gönül gözü, can gözü açılan Haydar eline aldığı sazı çalmaya, söylemeğe başladı.

 

“Pir elinden dolu içtim

 Doğdum elinize düştüm

 Ak cenneti gördüm

 Hünkar Hacı Bektaş Veli.”

 

Bir diğer söylence Pir Sultan’ın  idamından sonra söylenegelendir.  Pir Sultan’ın onurlu, mücadele dolu yaşamı fiziksel olarak darağacında son bulacaktır. Ferman çıkmıştır gayrı. İdama giderken ölümden zerre kadar korkmadığı, çekinmediği anlaşılmaktadır. Dostlara, yoldaşlara, evdekilere, müsahibi Ali Baba’ya selamlar iletmektedir. Üzülmemelerini, al’ı çıkarıp karaları bağlamamalarını, ele güne karşı ağlamamalarını tembih etmektedir. 

 

“Bize de Banaz’da Pir Sultan derler

 Bizi de kem kişi bellemesinler

 Paşa hademine tenbih eylesin

 Kolum çekip elim bağlamasınlar… “

Pir Sultan Abdal asılır ! 

 

Ne var ki, daha asıldığı günün sabahında Pir Sultanlar yaşamaya başlar. Pir’in isteği üzerine Ali Baba, O’nu darağacında bekletmez. Cesedini atının sırtına koyup Deliktaş’a doğru salar. Hızır Paşa kaygıya kapılıp ardından aseslerini gönderir. Gördükleri karşısında donup kalırlar asesler. Çünkü atın sırtında yatan da,  atı önden çeken de Pir Sultan Abdal’dır.

 

Pir Sultan abdal’ın asıldığı günün sabahı kahvede toplanan halktan değişik kişiler, Pir Sultan’ı değişik yerlerde, dört ayrı yönde gördüklerini anlatırlar. Pir  Sultan Abdal, Sivas’tan dört ayrı yöne açılan yollarından çıkıp gidiyor. (1)

 

(1)     Seyfebeli Kapısı kuzeye,  Kardeşler Gediği doğuya, Şahra Gediği güneye ve Tavra Boğazı ise batıya açılanyollardır ve köylülerin her biri aynı anda bu farklı yerlerde Pir Sultan’ı gördüğünü iddia ederler.r.

 

Darağacına bakanlar gözlerine inanamazlar. Çünkü Pir’in bedeni darağacında yoktur. Sallanıp duran Pir’in hırkasıdır.(2)  Pir Sultan Abdal hırkasını darağacında bırakır ve inip yola çıkar.

 

(2)     Benzer bir çoğalma motifi de Nesimi için anlatılır.  “ Enel Hak”  diyerek  şeriata aykırı davrandığı iddiası ile Halep’te derisi yüzülerek darağacına  çekilen Nesimi “yerdeki derisini alıp bir post gibi sırtına vurarak Halep2in oniki kapısından aynı anda çıkıp gider. Oniki kapı nöbetçi de kendisinin Nesimi’yi gördüğünü söyler. (Cevdet Kudret, Pir Sultan Abdal, İstanbul 1965)

 

Anadolu’da İç Savaş ve Pir Sultan Abdal’ın   Rolü

 

Pir Sultan Abdal’ın deyişlerinden, O’nun Anadolu’da bir ayaklanma ve isyan hareketi içersinde olduğu anlaşılmaktadır.  Zülme, baskıya, yoksulluğa karşı deyişleri bir başkaldırı çağrısı, bir manifestodur.

 

“Gelin canlar bir olalım

 Hünkire kılıç çalalım

 Hüseyn’in kanın alalım

 Tevekkeltü taallah.. “

Tarihte düzmece Şah İsmail olarak adlandırılan  hareketin  Anadolu’da önemli ölçüde taraftar  bulması Osmanlı yönetimini telaşa  düşürür.  III. Murat, Malatya beyine gönderdiği fmanda “zikrolunan cemaatlerin içlerinden rafız  (Kızılbaş) ve ilhad (dönek / dinsiz )  ile maruf şakiyi mezbura sadak ve nezir gönderenlerin her kimler ise teması malumun olduktan sonra  ele getürüb dahi ahvallerin toprak kadılar ile hak üzre teftiş edüb göresiz rafız ve ilhadları ve nezir gönderdikleri şer’le sabit olursa sicil etdirdükten sonra siyaset ( idam) etdirüb, yazub bildiresin” der. ( Ahmet Refik, Onaltıncı Asırda Osmanlı Devletinde Raafizilik ve Bektaşilik, İstanbul 1932 )

 

III.Murat, harekete sözle bağlılık bildirenlerin katledilmesini ferman buyurduğu gibi harekete katılsın katılmasın Kızılbaşların öldürülmesini emretmektedir. 

 

“Muhammed Mehdi’nin  hak sancağını

 Çekelim bakalım nic’olsa olsun

 Teber çekip münkirlerin kanını

 Dökelim bakalım nic’olsa olsun… “

 

Pir Sultan abdal baskıya, yoksulluğa, zülme karşı halkın dili, sözü olmuştur. Tüm yaşamı boyunca insanın insanca  yaşayacağı bir dünya için deyişler söylemiştir. ir Sultan abdal, Anadolu isyan geleneğinin  çok değerli bir halkasıdır. Bu halka Baba İlyaslardan, Bedreddinlerden, Şahkululardan, Pir Sultan Abdal’a  uzanır. Anadolu yoksul köylüsünün  Osmanlı resmi ideolojisine karşı bir kurtuluş ideolojisi olan Alevilik, Pir Sultan abdal’ın doğal kimliğidir.

 

Pir Sultan Abdal’ın varlığı, sözleri, deyişleri Osmanlı feodalitesi için hep bir tehlike olmuştur.  Somut olarak 1578 yıllarında gerçekleşen Şah ayaklanmasına katılma hazırlıkları içersinde  bulunması katline gerekçe yapılmış olabilir. Deyişleri Anadolu’nun  dörtbir yanında dillerden düşmeyen  Pir, Sivas sancağında ayaklanmanın sözcülüğünü üstlenmiş olabilir.

 

1590 yılı başında Hızır paşa tarafından ele geçirilen Pir Sultan Abdal, ödün vermez  tavrı, inançlarını gözüpekçe savunması dolayısıyla  padişahtan gelen ferman üzerine 1590 yılı baharında asılmıştır.

 

Pir Sultan abdal halkın yüreğine, gönlüne kazınmış, bugün bile deyişleriyle, onlara  sözcülük eden, her gün çoğalan ve capcanlı yaşayan büyük bir ozandır….

 

 

Ali YILDIRIM 

Kaynak : Bu  makale “Anadolu Aleviliği ve Pir Sultan Abdal “ adlı kitaptan alınmıştır

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Yayınları
4 Temmuz 1998  

PSAKD LİNKLER

 

http://www.pirsultan.net/

http://www.psakd.org/

http://respir.sitemynet.com/pir/index.htm

http://pirsultanabdal93.sitemynet.com/

 

 

             

PİR SULTANIN KAVGASINA KATILMAK - Esat KORKMAZ

PİR SULTANIN KAVGASINA KATILMAK

- Esat KORKMAZ

Pir Sultan’ın Kavgasına Katılmak 

                                                                      

Alevi düşüncesinde Pir Sultan : Alevi-Bektaşi gelenekselliğini kucaklayan, o temelden beslenerek günümüze uzanan çağdaş bir tavrın, toplumsal ölçekte halk çıkarına/yararına dayalı bir kavganın taşıyıcısı olarak bilince çıkar.  

Bu nedenle Pir Sultan’ı söylemek, Pir Sultan’ın kavgasına katılmak, özcesi O’nu yaşamak; genelde insan görüntüsü altında ezilen / sömürülen bireye; özelde, insanlık görüntüsü altında halka / yaratana yönelik bir tapınmaya katılmak;  neye sayarlarsa  saysınlar sonuçta  insan olunduğuna inanmak demektir.

 

Pir Sultan’ı bireyciliğinden / somut yanından soyup arındırırken insan kendisini de / kendi somut yaşamını da soyar, arındırır. O’nu incelemek / anlamak için yola çıkan kişi önce O’nun sırrı çevresinde döner, sonra da sırrına erer ;  artık O’nu savunmakla yetinmez.. 

 O’nu yaşar, O’nun kavgasına katılır. 

Anadolu halkının bağrında açmış kızıl bir güldür Pir Sultan. Kişiliği, özü, sözü, halkla öyle içten içe kaynaşmış ki, nerede kendisinin, nerede halkının dile geldiğini kestiremezsiniz. Halk öldürülen sevgilisini kendi soluğuyla diriltmiş, diline diller, sazına sazlar katıp yaşatmış, ölüsüne dirisinden daha güçlü, daha etkili bir varlık kazandırmış, sönmüş bir canı binbir canla yeniden tutuşturmuş”,   

diyor Sabahattin Eyüpoğlu.  

İnanç bağlamında Pir Sultan, Tanrı yolunda bir tarikat yolcusudur.  Ölmeden evvel ölerek (1) Hakk’a ulaşan ve oradan yeniden  Halk’a dönen bir ulu kişidir.  

Düşünce bağlamında Pir Sultan, halkın toplumsal tepkisini dile getiren, halkın toplumsal mücadelesine öncülük / önderlik eden, bir insan-ı kamildir 

Halk Pir Sultan’ı benimsedi. O’nu düzene / egemene yönelik kendi memnuniyetsizlik kanalında besleyip büyüttü. Eğer bu benimseme, kucaklama, kaynaşma olmasaydı halk, söylemeyeceği şeyleri O’na söyletmezdi.

Susturulan ya da sesi kısılan halk,  kendi kolektif bilincini, Pir Sultan’ın kişiliğinde giydirip kuşattı; O’nun diliyle kendini anlattı; bir bakıma O’nun ağzından kendi söyledi, kendi eyledi. Bunu yaparken bilimsel bir kaygı gütmedi; gönül meşrebine uygun biçimde bilimin engellerine takılmadan;  yapılamaz  olanlı yapılabilir kılarak özlemini, dileğini dışa vurdu.  

Bu yüzden halk, belgelere dayalı olarak tanımlanan tüm Pir Sultanlar’ı söylence  zemininde bire indirdi; onları, Pir Sultan geleneği ile kuşattı, bu geleneğin kimliğiyle, söylemiyle donattı. Öyle ki, Pir Sultan’dan neyin / nelerin  somut Pir Sultan’a ilişkin, neyin / nelerin topluma ya da söylence dünyasında birlenmiş, kolektif bilincin temsilcisi soyut Pir Sultan’a ilişkin olduğunu bilmek / bulmak olası değildir. Pir Sultan’da olan halkta, halkta olan Pir Sultan’dadır. 

Ete kemiğe bürünen Pir Sultan’la, halkın kolektif bilincinin giydirilip kuşattığı Pir Sultan; halkın emek ürününe el koyan, halkın kanıyla beslenen, halkın dinini / kültürünü yadsıyan Osmanlı Sarayı’na karşı başkaldırı kanalında  birleşip birlendi.  

Ortodoks Sünniliği ideoloji edinmiş Osmanlı egemen sınıfının temsilcisi Hızır Paşa, Pir Sultan’ı asmakla halkı cezalandırmak, sindirmek, kendisine yönelik başkaldırının  önüne set çekmek ve sömürü düzeninin sürdürmek; bu başkaldırıya düşünsel yapı oluşturan Aleviliği kökünden kazımak istedi.  

Peki, Pir Sultan  Geleneğini susturabildi mi ?  

Bin kere hayır.. Susturmaya çalıştıkça sayısı arttı, sesi gürleşti. Kanıt mı ? İste Sivas !... (2)

Egemen sınıfın kendi bahçesinden, bu bağlamda Ortodoks Sünniliğin kuşatma altına aldığı kentlerdeki eğitim kurumlarından halkının yararına davranan / yüzünü ağartan bir tek insan bile yetişemezken;  devletin uzağında, ıssız dağ başlarında, şuraya buraya serpilmiş, kelle koltukta yaşatılmaya çalışılan dergahlarda / ocaklarda  yoksulluk ve baskı, düzenin bir ürünü olarak algılandı.

 Yoksulluğu ortadan kaldırmaya yönelik bir eyleme, isyana dönüştü. İşte bu toplumsal mücadele zemininde çağdaş insanlığa seslenen, onun kazanımlarını koruyan nice Pir Sultanlar yetişti.

Halka yönelik saldırıların yoğun olarak yaşandığı, sömürünün dayanılmaz boyutlara ulaştığı, yoksulun daha yoksul, azgının daha azgın olduğu bir ortamda Anadolu insanının kolektif belleğinin, toplu eyleminin / söyleminin  bir simgesi olarak “Telli Kuranı” elinde  diyar diyar  dolaşan Pir Sultan, özlemlerin, umutların kucağında beslenerek önce kendi nesnel yaşamının sınırlarını aştı, sonra da halkı da  kurtuluşa götürecek bir davranışın / eylemin / isyanın taşıyıcısı oldu.  

Pir Sultan’da Yaşayan Dünya 

Pir Sultan’da iç içe girmiş,  kucaklaşmış, kaynaşmış, birbirini besleyen, biri olmadan diğeri olamayacak olan iki ayrı dünya vardır. 

Dünyalardan biri; geçmişte tüm insanlığı kucaklayan; medeniyette birlikte medeniyeti güdenler tarafından boğulmak ve yok edilmek  istenen değerler dünyasıdır.  Bu değerleri, tüm baskılara karşın canlı tutmaya, yaşatmaya çalışan Alevi – Bektaşi topluluğunun  topluluk bilincidir. Bu bağlamda  topluluk örgütlenmesine, Batıni tarikat örgütlenmesine temel olan zemindir.

Pir Sultan’ın, Pir Sultanlar’ın dünyasını besleyen ana pınardır, kaynaktır. Şeriatın uzağında, ışık felsefesiyle dünyalaşan bir inançla kutsanmış olan bu kaynak, aynı zamanda :   

1-) Hak / Mevla, Muhammet, Ali, Hasan, Hüseyin, Hatice, Fatma, Hacı Bektaş, Seyit Ali, Balım Sultan, Ebu Müslim, Mehdi, Nesimi, Otman Baba ve Mansur’a sevgidir.       

“Şahların şahısın, zat-ı Ali’sin

 Her ilmin kanısın, şah-ı velisin

 Abdal Musa kendi Kızıl Deli’sin

 Abdalların başı der Hacı Bektaş..”  

2-) On İki İmam, Safevi Şahları, Üçler, Yediler, Kırklar, Pirler ve Erenlere bağlılıktır. 

      “Hatice Fatıma mih-i muhabbet

 Yine senden olur kuluna rahmet

 İmam Hasan İmam Hüseyin mürüvvet

 Mürvet günahıma kalma ya Ali.. “ 

3-) Muaviye, Yezit, Mervan, Mülcemoğlu, Padişah, Hızır Paşa ve  benzerlerine nefrettir. 

“Gidi Yezid bize Kızılbaş demiş

 Meğer Şah’ı sevdi dese yoludur

 Yetmiş iki millet sevmes Şah’ı

 Biz severiz, Şah-ı Merdan Ali’dir. “

4-) Alevilik – Bektaşilik erkanına içten, gönülden sarılmadır.

“Bu dünyanın evvleini sorarsan

 

 Allah bir Muhammet Ali’dir Ali

 Sen bu yolun sahibini ararsan

 Hünkar Hacı Bektaş Veli’dir Veli “ 

Dünyalardan diğeri; Alevi-Bektaşi topluluk değerlerinin / bilincinin doğası gereği evrilerek, topluluk bilincinden toplum bilincine sıçrayarak, kendi düşünsel / nesnel  sınırlarını aşarak / dayanışmacı / paylaşmacı değerlerin, yaşanan anda, sosyal / toplumsal olayları çözücü bir unsur olarak yeniden yorumlandığı dünyadır. 

Alevi-Bektaşi düşüncesinde / tavrında belirleyici / güdücü / yönlendirici olan bu  içerik aynı zamanda :  

1-) Doğa sevgisidir; doğayla senli benli olmadır, doğayla sohbettir, doğayı sorgulayarak insanı   eleştirmesidir.  

“Pir Sultan Abdal’ım   derterim firak

 Alışmış yanıyor şu dertli yürek

 Bir dahi gelemem menzilim ırak

 Ölüm ile ayrılığın elinden… ”

2-) Tanrı tanık gösterilerek kutsanan, yarı ilahi ideolojinin aralanmasıyla açığa çıkan, “çıplak” olan ve

 

“çıplak kavgaya” önderlik eden, onurlandırılması gereken insandır.  

“Uyur idik uyardılar

 Diriye saydılar bizi

 Koyun olduk ses anladık

 Sürüye saydılar bizi 

 Pir Sultan’ım eder şunda

 Çok keramet var insanda

 O cihanda bu cihanda

 Ali’ye saydılar bizi …” 

3-) Sevgilinin güzelliğidir, aşkın yakıcılığıdır ve ayrılığın acısıdır. 

     “Kul olayım kalem tutan eline

Katip ahvalimi Şah’a böyle yaz

Şekerler ezeyim şirin dillere

Katip ahvalimi Şah’a böyle yaz 

Sivas ellerinde sazım çalınır

Çamlıbeller bölük bölük bölünür

Dosttan ayrılmışım bağrım deliniz

Katip ahvalimi Şah’a  böyle yaz. 

Pir Sultan Abdal’ım ey Hızır Paşa

Gör ki, neler gelir sağ olan başa

Hasret koydun kavim kardaşa

Katip ahvalimi Şah’a böyle yaz..”

4-) Dünyanın geçiciliği, ölümü kaçınılmazlığıdır. 

“Pir sultan’ım düşümüzde

 Uzak değil karşımızda

 Baykuş mezar taşımızda

 Dertli dertli öter bir gün “ 

5-) Dosttan, eşten, aşıktan ayrılmadır, dosta, aşığa özlemdir. 

“Şu karşı yaylada göç katar katar

 Bir güzel sevdası serimde  tüter

 Bu ayrılık bana ölümden beter

 Geçti dost kervanı eyleme beni . “ 

6-) Toplumsal eksiklikleri / aksaklıkları akılsız ya da kötü niyetli kişilerin eseri olarak  görmekten öte  düzenin / sistemin  bir yaratısı olarak algılamadır. 

“Kızılırmak gibi çağladım aktım

 El vurdum göğsümün bendini yıktım

 Gül yüzlü ceranın bağına çıktım

 Girdim bahçesine gül bozuk bozuk.. “

7-) Sömürüye / haksızlığa, soyguna baş eğmeyip kavga etmedir. Kavgaya katılmaktır. Bir gün bu kavganın başarıya ulaşacağına yönelik umudu sürekli canlı tutmadır. 

“Kadılar müftüler fetva yazarsa

 İşte kement işte boynum asarsa

 İşte hançer işte kellem keserse

 Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan.. “ 

Pir Sultan’ın, Pir Sultanlar’ın  bu iki dünyası; ezenin, ezilenin, yalanın, takiyenin henüz keşfedilmediği çağlar üzerine kurulan söylence zemininde, somut Pir Sultanlar’ın  birlenerek toplumsal yarar alanına taşındı. Halkın bilinci, söylemi, kültür kaynağı, devrimci tarihi oldu. 

Bugün  Pir sultan’ın, Pir Sultanlar’ın dünyasında:  geleneksel  yan, yani Alevilik-Bektaşilik inancı / bilinci, asıl besleyici / yaratıcı yandır.

 Çağdaş yan ise gelenekselliğin evrilmesiyle kazanılan ve halkı kurtuluşa taşıyacak olan, belirleyici / çözücü halkadır. Asıl kavga ve kazanım alanıdır.

 Alevi düşüncesinde Pir Sultan bir Ayin-i Cem bülbülüdür. Hallacı Mansur’un anısına kurulan dar’da açmış bir kızıldır, güldür...

---------------------------------------------------------------       

(1)     Ölmeden evvel ölmek:  Alevilikte kutsal kurban  söylencesinin, felsefi, estetik ve etik bir boyuta taşınmasıyla kazanılmış bir olgudur. Hz.İbrahim Tanrı’ya yakın olmak için oğlu İsmail’i kurban etmek istemektedir. Oğlunu kurban edeceği sırada gökten bir koç iner ve Hz.İbrahim oğlu yerine koçu kurban eder. 

 

Ölmeden evvel ölmek bağlamında kendini kurban etmek, zahir kimliğini yok ederek, Batıni kimlikle yeniden doğmak anlamını taşır Bu felsefenin kaynağı Buda öğretisine dayanır. Budha’nın “arınmak” yoluyla “yoklukta varlık”a ulaşma oalrak nitelediği bu durum Anadolu Aleviliğinde “kendini bilmek”  yoluyla “terk” aşamalarından geçerek “ölmeden evvel ölmek”e dönüştü.

Budizmde arınan Nirvana’ya ulaşıyordu; mutluluğu, sonsuzluğu yakalıyordu.

Anadolu Aleviliğinde “ölmeden evvel ölen”  Enel Hak noktasına taşınır. Yaşarken “dirilerek” ölümsüzlüğü yakalar, tanrılaşır. Dört Kapı Kırk Makamın öğretildiği yolda eski “ben”ini, bilincini terk eder, inkar eder. Yeni “beni”yle yeniden doğar, yaşarken dirilir.

 

(1)     Sivas’ta Madımak’ta 35 canın yakılması olayı :  Ortaçağ değerlerini, kurumlarını “siper edinerek” palazlanan şeriatçı bir kalkışmaydı. Olay karşısında devletin takındığı tavır,  Cumhuriyet devletinin ne denli teokratik bir niteliğe büründüğünün kanıtı;  olaylara  neden  olanlara yargının verdiği    “destek”,   şeriatçı güçlere ödün,  devrimci - demokrat güçlere “acı”  bir hatırlatma, gelecekte olacaklara    kara” bir gönderme oldu.

Bizi Sivaslara taşıyan sürecin nerelere taşıyacağını tartışıyoruz. Sivas’ta canlarımızın diri diri yakılmasıyla bizler, bedeli ağır ödenmiş kimi dersler çıkardı. Gerçek demokrasiyi – laikliği kurmanın ve yaşatmanın şeriata karşı örgütlenmeden, şeriatı dünyasal  olanın dışına atmadan olamayacağını öğrendik.

Sivas’ta yakılmak istenen,  boğulmak istenen  Pir Sultan  düşüncesiydi.  Ama boğulmak şöyle dursun; diri diri  yakılan 35 canın canıyla sulanarak daha da  boyutlandı.

                                                   Esat KORKMAZ 

 

Kaynak : Bu  makale “Anadolu Aleviliği ve Pir Sultan Abdal “ adlı kitaptan alınmıştır

                Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Yayınları

                  4 Temmuz 1998               

 

 

PSAKD LİNKLER

 

http://www.pirsultan.net/

http://www.psakd.org/

http://respir.sitemynet.com/pir/index.htm

http://pirsultanabdal93.sitemynet.com/

BİR SÖYLENCENİN İZİNDE - Fuat BOZKURT

BİR SÖYLENCENİN İZİNDE

- Fuat BOZKURT

Üzerinde çok şey yazılmış, çok yorumlanmış bir kişidir Pir Sultan Abdal. Sanatın, gerçek anlamda değerin kalıcılığı, zaman çarkına karşı alabildiğince direnir. Belki de zaman çarkına koşut biçimde döner. Gerçek sanatı, zaman kesiti değil, bireyin algılama süreci olarak tanımlayabileceğimiz zamanın tümü değerlendirir.


Pir Sultan Abdal budur işte. O, yaşadığı dönem ve ortamın dışına aşmış gerçek bir ozandır. O’nu asanlar, O’nun deyişlerini silememişlerdir. O’nu yargılayanları, tarih çoktan  süpürüp çöplüğe atmıştır, ama O kalıcı olmuştur. O yokluklar içinde kıvranırken, bir koyunun kuzusu için yazdığı sözcükler birey belleğinde  iz bırakmıştır. Ölüm buyruğunu verenler ise, konaklarında yüzlerce ayakçı ve koruma ile yaşamışlar ne yazık ki, yalnızca O’nun kin dizelerinde lanetle anılan adlar olarak kalmışlardır.

Söylenceye dönüşen bir yaşam 

Pir Sultan Abdal’ın yaşamını dört başı bayındır olarak niteleyen Cemal Süreya, söylence sözcüğünün anlamını şöyle özetler :  Olayların ya da  kişilerin, kitlenin ortaklaşa düşgücünde değiştirilip abartılması, yeni görüntüler kazanması.”   

Bir yerde ütopya anlamını da taşır efsane sözcüğü. Kitlenin birtakım derin özlemleri vardır; kitle bir olayı, bir kişiyi, o özlemler çerçevesinde hayatın atomlarını indirir. Onu kendine özgü bir dışavurum biçimi haline getirircesine çarpıtır, düzeltir. Ama içinde o özlemin karşılığını taşımayan bir efsane değeri kazanamaz. Bunun için sözkonusu olayın ya da kişinin elverişli olması gerekir. Dikkat edersek, yurdumuzda efsaneleşme koşulları bu ana ögelerin bir araya gelmesi, ya da bunlardan birinin ilginç biçimde  başat olmasıyla tamamlanıyor.  

Nelerdir bunlar ? Sanırım şunlardır : mazlumluk (ezilmişlik), haklılık, haklılığın kitlenin hak anlayışıyla birleşmesi, bir de gözüpeklilik. Efsaneleşmiş kişide, efsaneleşmiş olayda kimi zaman bu ögeler yan yana gelir. Kimi zaman sadece birinin çektiği derin çizgi, o olayı bir efsane, o kişiyi bir efsane kişisi haline getirir. Kısacası, efsane, halk duygusunun, bir ortaklaşa bilincin malıdır. (Cemal Süreya, Şapkam Dolu Çiçekle, Ada Yay. İstanbul 1976)

Pir Sultan Abdal’ın  yaşam öyküsü, bütün bu ögeleri içerir. Olay üç önemli kişilik üzerinde kurulmuştur. Pir Sultan Abdal (mazlum),  Hızır Paşa (zalim) Pir Sultan Abdal’ın musahibi Ali Baba (dönek)  olarak bu söylencede yerlerini alırlar.   

Günümüzde, Sivas topraklarında söylencenin canlı izlerini süreriz.  Yıldız Dağı sırtlarındaki taş yığınını andıran bir yer için “Pir Sultan’ın Ağılı” tanımlaması kullanılıyor. Banaz’ın ortasında eski bir tekke ayakta  kalmak için son direnişini verir gibi duruyor. Bakımsız küçük bir bahçe içinde yer alıyor. Yakın zamana dek, halkı kubbesi altında birleştirici işlevini sürdürmüş.  Söylendiğine göre, tekkedeki çok sayıda yazma kitap kısa süre önce yitmiş. Şimdi boş, loş ve nemli tekkede üç dört boş tabut durmakta. Tekkenin hemen başucunda bir kaya yer alıyor. Bu, bir tür “dilek kayası”. Kayanın altında mumlar yakılır, dilekler dilenir, adaklar adanır. Biraz ileride ise, köyün ortak pınarı ve yunağı bulunuyor.  

Çok renkli giysiler içinde, Pir Sultan Abdal’ın bacıları pınar başında çalışıyorlar. Köyü boylu boyunca geçip, Pir Sultan Abdal yontusu görülüyor.

Köyün içinde Pir Sultan Abdal’ın bir anısı daha var. Bu kocaman bir kaya. Kayanın ucunda üç parmak kalınlığında bir delik yer alıyor. Söylenceye göre, Pir Sultan Abdal, bu kayayı asasının ucuna takıp Horasan’dan getirmiştir. Önceleri köyün bir başka yerinde bulunan kaya, 1979 yılında şimdiki durduğu küçük bahçeye yerleştirilmiş. Bu küçük bahçe ise Pir Sultan Abdal’ın  bostan yeridir.

1979 yılında yapılan  Pir Sultan Abdal heykeli Banaz’ın kuzeyindeki tepe üzerinde kondurulmuş. Köye yaklaşık yarım km. uzakta. Yontuda, Pir Sultan Abdal, bağlamasını iki eli ile başının üzerinde tutuyor. Yüzü ise Yıldız Dağına dönük.  Yontunun yer aldığı bu tepenin üzerinde  bir  düşek bulunuyor.

Bir harman yeri büyüklüğündeki alan, Pir Sultan Abdal’ın oğullarından Seyit Ali Sultan’ın adını taşıyor. Seyit Ali’nin cem yapıp semah döndüğü yer olarak  biliniyor. Orada  bulunan  taş yığını, Seyit ali’nin ya oğullarından birinin mezarını simgeliyor. Pir sultan’ın mezarı Banaz’da değil.

Akla yatkın bir anlatışa göre, Pir Sultan asıldıktan sonra Sivas’ın Kepçeli mezarlığına gömülmüştür. Kızılbaşlarca gizli gizli ziyaret edilen mezar, bir süre sonra yitip gitmiştir. Bu nedenle günümüzde Pir Sultan Abdal’ın mezarının yeri bilinmez.

Hızır Paşanın Pir Sultan ile ilişkisi de söylenceye dayanır. Buna göre Hızır Paşa, Sivas’ın Hafik İlçesi Sofular köyünde doğar. Pir Sultan’ın adını duyup Banaz’a gelir. Pir’den  nasip alır. O’nun ilkin azapı (hizmetkarı) sonra mürüdi olur. Kapısında yedi yıl hizmet görür.

Günlerden bir gün  Pir’e :  “Bana himmet et de bir makama geçeyim” der.

Pir Sultan  :“Hızır, sana himmet ederim, büyük bir adam olursun, sonunda gelip beni asarsın!” der

Hızır, Pir Sultan’ın himmetiyle İstanbul’a gider. Orada ilerler. Paşa olur. Sivas’a da vali gelir. Yoksul halkı ezmeye, haram yemeye, namus gözetmemeye başlar.

Sivas’ta bir Kara-Kadı, bir de Sarı-Kadı vardır. İkisi de haram yer. Bunun üzerine, Pir Sultan, köpeklerine Kara Kadı ve Sarı Kadı adlarını verir. Bunu duyan kadılar, Pir Sultanı Sivas’a getirtip sorguya çekerler.

Pir Sultan :

“Evet, benim köpeklerim sizden iyidir. Siz haram
yersiniz, benim itlerim haram yemez.”  der.
“Nerden biliyorsun ?” diye sorarlar.
“İsterseniz deneyelim” diye karşılık verir.

Şehrin hacıları, hocaları toplanır. Gizlice bir kap haram, bir kap da helal yemek hazırlatırlar. Kadılar oturup haram yemeği yerler. Bu kez köpekler getirilir. Köpekler, yemekleri kokladıktan sonra, haram yemeği bırakırlar, helal yemeği yerler. Bunu gözleriyle gören hacılar, hocalar :

“İyi köpek kötü kadıdan üstündür” derler.

 Bunun üzerine  Pir Sultan kadıları yeren bir deyiş söyler. Bu sırada Hızır Paşa’nın buyruğu üzerine, kocabaşlı Kör Müftü, “Şah” kelimesinin anılmasını yasaklayan, anaların ise  dillerinin kesilip öldürüleceğini bildiren bir “fetva” verir. Pir Sultan  Abdal, bu fetvayı dinlemez. Nereye gitse “ela gözlü”  şahını över. O’nun yolunda ölümü  göze aldığını bildirir. Bunu duyan Hızır Paşa, Pir Sultan’ı Sivas’a çağırır.

Hızır Paşa eski Pirine ilkin saygı gösterir. O’na  güzel yemekler hazırlatır. Pir Sultan bu yemekleri yemez.Hızır Paşa nedenini sorunca Pir Sultan:

Sen yoldan çıktın, haram yedin, yetimlerin ahını aldın, bu haram yemekleri ben değil, köpeklerim bile yemez.”  der.

 Pencereden seslenip Banaz’daki  köpeklerini çağırır. Yemekleri  köpekler de yemez. Buna  kızan Hızır Paşa, Pir Sultan’ı Sivas’ın Toprak Kalesine atar. Ne de olsa eski Pir’i olduğu için kıymak istemez. Bir süre sonra Pir Sultan’ı huzuruna çağırtır. İçinden “ŞAH” adı geçmeyen üç deyiş söylerse, bağışlayacağını  söyler.

 Pir Sultan Abdal söylediği üç deyişte de, baştan sona  Şah’ı anar. Hızır Paşa büsbütün öfkelenir. Şeyhin asılmasını ister. Sivas’ta  Keçibulan denen yerde darağacı kurulur. Pir Sultan asılmağa giderken, çoluk çocuğunun yas tutmamasını dileyen bir deyiş söyler.

“Ali Baba eğer söze uyarsa
Emir Hudadandır Beyler kıyarsa
Ala gözlü yavrularım duyarsa
Alın çözüp kara bağlamasınlar.” 

Hızır Paşa bir buyruk daha verir. Pir Sultan asılırken halkın Pir’i taşlamasını ister. Taşlamayanların ise öldürüleceğini bildirir. Pir Sultan Abdal’ın  müsahibi Ali Baba buyruğa uymak zorunda kalır. Ancak taş atmaya  kıyamaz ve aldığı bir gülü atar. Pir Sultan atılan taşlardan  çok bu gülün kendisini yaraladığını bildiren son deyişini o zaman söyler. Pir Sultan Abdal idam edilir.

Ertesi sabah kahvede toplanan halk Pir sultan’ın idam edilişini konuşmaya başlar. İçlerinden biri :

“Hızır Paşa bu gece Pir Sultan’ı astırdı” der. Bir başkası :

“Olamaz, ben O’nu bu sabah Koçhisar yolunda, Seyfebeli’nde  gördüm” der. Bir üçüncüsü :

“Ben Malatya yolunda, Kardeşler  gediğinde gördüm” diye karşı çıkar. Bir dördüncüsü :

“Yeni-Han yolunda, Şahna geçidinde”  gördüğünü söyler.  Beşinci bir kişi :

“Tavra Boğazında” karşılaştığını bildirir.

Topluca, darağacının bulunduğu yere giderler. Bakarlar ki, darağacında Pir Sultan’ın hırkası asılı duruyor, kendisi yok. Darağacından inip yola düşen Pir Sultan’ın  peşine askerler düşer. O’nu yakalamak isterler. O sırada Kızılırmak Köprüsünün öte başına geçen Pir Sultan :

“Eğil Köprü”  der. Köprü eğilir ve suya batar. Irmağın beri tarafında kalan askerler bir şey yapamadan geri dönerler.

Pir Sultan Abdal, doğruca Horasan’a gider. Şah’ın huzuruna çıkıp iki deme söyler. Oradan Erdebil’e gider ve orada ölür. Orada gömülür. “

Pir Sultan söylencesinde birkaç veriyi şöyle özetleyelim. Pir Sultan’ın ocağında  büyüyen Hızır Paşa, yediği yemeği inkar eden bir  haindir. Pir Sultan eski öğrencisinin yanlışlarını onaylamamıştır.

Yolkardeşi Ali Baba ile bu direnişe girmiştir. Ali Baba ölüm korkusu karşısında döneklik yapmıştır ve  Pir Sultan asılmıştır.

Pir Sultan’ın kimi şiirlerinde bir ayaklanma hazırlığı içersinde olduğunu göstermektedir.

“Yetmiş üç er idik girdik bu yola

  Yalbırdaki kılıçlar hep aldık ele

  Mevlam Kur’an nasip olsa bir kula

  Kudretten okunur onun yasini”

Toplu  bir ayaklanma yaşanır. Yetmişüç kişilik kalabalık arasında Pir Sultan aranır. Pir Sultan bu evrede Ali Babadan yardım ister. Ne var ki, korkudan Ali Baba yardım etmez.Bunun üzerine Pir Sultan Abdal :

“Hani benim ile lokma  yiyenler

Canı başı dost yoluna koyanlar

Sen ölmeden  ben ölürüm diyenler

Dostlarım geriye kaçtı bulunmaz.”     

dizelerini okur.

Müsahibi Ali Baba taş yerine bir gül atar, oysa bu gül  atılan taşlardan daha çok yaralar Pir Sultan’ı :


“Şu kanlı zalimin ettiği işler
Garip bülbül gib zareler beni
Yağmur gibi taşlar yağar başıma
Dostun bir gülü yareler beni.”  

Söylenceyle tarihin örtüştüğü noktalar bizi bir insana götürür. Bu insan, tüm sesi ile Anadolu insanının duygularını ve düşüncelerini yansıtır. Cemal Süreya, ün ile söylenceyi şöyle karşılaştırır :

“Ün, türlü koşullar içinde koşuyu kazanan bir attır. Efsane, koşuyu kaybetse de, “kaybettikten sonra da” koşuyu sürdüren bir at. Zapata’nın atı gibi. Vurulduktan sonra da uçan bir kuş. Halk onu alır, can kafesinin içine sokar, orda besleyip durur can yongasıyla. Budur efsane. Efsanemiz ise başkalarının yazgısında

Fuat BOZKURT

Kaynak : Bu  makale “Anadolu Aleviliği ve Pir Sultan Abdal “ adlı kitaptan alınmıştır

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Yayınları
4 Temmuz 1998


 

PSAKD LİNKLER

 

http://www.pirsultan.net/

http://www.psakd.org/

http://respir.sitemynet.com/pir/index.htm

http://pirsultanabdal93.sitemynet.com/

PİR SULTAN ABDAL ÜZERİNE - N.BİRDOĞAN

PİR SULTAN ABDAL ÜZERİNE

- Nejat BİRDOĞAN

“Uluslar, büyük oğullarıyla soluk alır.”
Fazıl Hüsnü Dağlarca

Dünyayı süslediği günden bu yana Türk kültür ve direnme dünyasının büyük oğullarından birisi de Pir Sultan’dır.

16.yy Önasyasında birbirini kıran Osmanlı ve Safevi çatışmasının Anadolu’da bıraktığı binlerce kurbandan birsidir Pir Sultan Abdal. Başına gelecekleri bilirmişcesine :

“Kara toprak, senden  üstün olursam
Ben de bu yayladan Şah’a giderim.”   

demiş,  ruhu ve doğallıkla düşünceleri kara düşünceleri altedip bugüne değin gelmiş, elbette ki yarınlara da yürüyecektir.

Sislerle örtülü yaşamına eğilmeden önce bu yaşamın oluştuğu ve yayıldığı coğrafyaya da eğilmek istiyoruz.Bu yaşamın coğrafyasının  odağı bugünkü Kuzey/Batı Sivas’tır. Yıldızeli’ne bağlı Banaz Köyünde yaşadığı bilinmektedir. 

Ancak bu Banaz’ın, şimdiki  yerinde olup olmadığı belli değildir. Köy yaşlıları bu Banaz’ın üçüncü Banaz  olduğunu, ilk Banaz’ın  Yıldız Dağına daha yakın olduğunu söylüyorlar.

Bir söylenceye göre de, birgün kümesinin kazları korkuya kapılarak ürküp uçmuşlar. Pir Sultan kazlarını yakalamak için peşlerinden gelmiş ve bugünkü Banaz Köyünün içindeki pınarda onları bulmuş. Pınarın görkemi kendisini büyülemiş ve o köy, o günden sonra, şimdiki yerine taşınmış.

Uşak iline bağlı Banaz ilçesinin ad benzerliğinin dışında bizim Banaz’la ilgili olup olamayacağı bilinmemektedir. Köy erenleri, atalarının oralardan geldiklerini de iddia etmektedirler.

1499 yılında Erzincan Tercan ilçesinin Sarukaya  yaylağına gelmiş ve büyük umutlarla Batı Anadolu’ya kadar ilerlemiş olan 1. Şah İsmail’in, Uşak’tan geriye dönüp şimdiki Banaz’a gelmesi olasıdır.

Pir Sultan’ın yaşamını anlatırken bu coğrafya önemlidir. Köyün her yeri Pir Sultan söylencelerine bağlanmıştır. Şiirlerine ilham olan Yıldız Dağı, müsahibi Ali Baba ve çocuklarının annesi ile üzerine oturup söyleştiği, Horasan’dan  asasının ucuna  takıp getirdiği değirmen taşı… Taşlara basıp giderken çarıklarının kaytanlarının çözüldüğü köyün üstündeki ince dere… Kendisinden kaldığı söylenen harap ama görkemli evi…

Pir Sultan’ın yaşam öyküsünde  iki yan vardır. Bu yanlardan biri, insanın öz kültürünü, inancını, doğruluğu ve insanca yaşamayı simgeleyen  kendisi;  öbür yan ise bir baskıcı inancın, zorlamaların, sömürünün ve geri kafalılığın simgesi olan Hızır Paşa….  Bu iki zıt gücün tarihteki yeri incelendiğinde Gölpınarlı’ya göre :

“Pir Sultan Abdal, Alevilerce ulu sayılan yedi büyük şairden birisidir. Öbürleri Nesimi, Hatayi, Pir Sultan’ın müridi Kul Himmet, Faziletname sahibi ve Kalenderi Otman Baba postunda oturan Akyazılı mensubu Yemini 16.yy ilk yarısında Necef’te vefat eden Virani  ve Kazak Abdal..

Yedi büyük Alevi ozanından  biri olan Pir Sultan Abdal’ın, “öğrencisi Hızır’ın O’ndan izin alıp Paşa olması, Hızır’ın halka zulüm etmesi , yemeğini köpeklerin bile yemeyişleri, Mürşidi Pir Sultan’ı çağırtıp içinde ŞAH kelimesi geçmediği üç deyiş söylerse bıraktırabileceği, ancak Pir Sultan’ın tümü ile bu isteğin tersine deyişler söylediği, sonunda asılması ama ertesi gün darağacından inmiş göründüğü ve Sivas’ta çıkıp  dört yöne doğru gittiği anlatılagelmektedir.  Sanki Pir Sultan gerek zindanda, gerekse darağacında bu söylenceleri doğuran deyişler söylemiştir. 

Pir Sultan, Kepçeli’de “Siyaset Meydanında” bugünkü Mezbaha Meydanı asılarak idam edildi.

Sivas’ta Aleviler, Pir Sultan’ın asıldığı yeri tarif ederlerken  diyorlar ki :

“Darağacı şimdiki mezbahanın bulunduğu yere kurulmuş. Ölümünden sonra da biraz ötesine gömülmüş. Yaklaşık olarak burası mezbahanın  cümle kapısının biraz ilerisi. Burası geçen yüzyıllarda  sur gibi  olup adına “Siyaset Meydanı” denirdi. “ 

“Kimi söylentilere göre mezarı Sivas’la Banaz arasındaki Karaçayır bucağında, bir kısmı da Zile’nin bir köyünde olduğunu söylüyor.  Belki her ikisi de  doğrudur. Çünkü aynı tapşırma ile söylenen 5 şair daha var. Onların nerede  yattıklarını bilmiyoruz.” (İ.Aslanoğlu, Pir Sultan Abdallar, Erman Yayınevi, 1984)

Bugünün Anadolu Aleviliğinde Pir Sultan Abdal olabildiğince yaşamaktadır. Bu da O’nun dönemindeki Hızır Paşa’ların bugün de  yaşadığını gösterir. Pir Sultan’ın neden halen bu kadar kutsal ve  canlı yaşaması için Alevi düşüncesine bir göz atmak gerekiyor.

Alevi düşüncesinde kutsallık, gözün görebildiği, kulağın duyabildiği elin değebildiği, özetle beş duyunun algıladığı tüm varlıklara  yöneliktir. Bu kutsallık, aklın ötesine çıktığında sarsılır. Alevi insanı, soyut kavramlardan uzaktır. Bu nedenle tarihin kimi dönemlerinde kendisine dayatılan  doğa ötesi varlıklara hep uzak kalmıştır. O, kendi inancını, kendi kültüründen çıkararak yapılandırmıştır.

Bu kültür, salt etnik bir temele dayandırılamaz. Alevi inancında Göktanrı ( Şaman ) kültürü yanında Zerdüşt ve Buda kadar asıl ve bunlarla dönem dönem ilişkiler kurulan Hristiyanlık, Yahudilik ve İslamlık izleri de vardır. 

Bu durum Aleviliğin bireyselliğini değil, evrenselliğini gösterir. Bu yüzdendir ki, 10/11 ve 12.yüzyıllarda Batıni/İsmaili adı altında  bir gizlenme göstererek yaşamını sürdüren bu din,  3. yüzyılda İran ve çevresinde egemen olan, bir dönemde Asya Türklerinin de devlet dini olarak algıladıkları MANİ dinini en yakın çağrıştıran inançtır.

Mani inancı, bugün  Fransa’da Pirene Dağlarının doğu yamacında Tulus  kenti çevresinde; Oniki sayısının kutsallığı, karşılaşan kişilerin üçer kez öpüşmesi, insana saygı, belli tapınak yerlerinin  (onlarda kilise) olmazlanışı, din adamlarının bir lokma bir hırka ile yetinmesi, ele, dile, bele bağlılık, ateşin ve ocağın kutsanması vb. olarak yaşamaktadırlar.

Onlar Fransızca konuşurken, Mani dinin yaşatan Bogomi / Gazari Bosna’lıları da kendi dillerinde Bektaşiliği yaşamaktadırlar.  Bu nedenle bin yıldan fazla  bir zamandan  bu yana bir takım değişiklikler elbette Anadolu Aleviliğini bugünkü görünümüne getirmiştir. Gene de Alevi inancından olmayan bir kişiye de yardım edilip onun inancına saygı duyulması Alevinin sınırsız laikliğini göstermektedir.

Yaşadığımız çağda bir sivil örgütlenme kurumu olarak kurduğumuz Alevi Derneklerinin, vakıflarının tümü de bir mezhebin, bir dinin yaşatılması amacından çok, demokratik ve laik bir yaşamın, özetle çağdaş bir yaşamın yerleştirilmesi amacına yöneliktir.  Gerek üyeler arasında,  gerekse yönetim kurullarında Alevi kökenden olmayan kişilerin varlığı bu amacın  büyük kanıtıdır.

Pir Sultan, sömüren karşı emeği,  zulme karşı özgürlüğü, kulluğa karşı eşitliği,  yalana karşı doğruluğu, yabancıya karşı özü simgeliyordu. Doğaldır ki, O’nun adıyla bağlı kuruluşlar da o yoldan yürüyeceklerdir.

Nejat BİRDOĞAN

Kaynak : Bu  makale “Anadolu Aleviliği ve Pir Sultan Abdal “ adlı kitaptan alınmıştır

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Yayınları
4 Temmuz 1998 

 

 

 

PSAKD LİNKLER

 

http://www.pirsultan.net/

http://www.psakd.org/

http://respir.sitemynet.com/pir/index.htm

http://pirsultanabdal93.sitemynet.com/

PİR SULTAN ABDAL GELENEĞİ

PİR SULTAN ABDAL GELENEĞİ

- İlhan BAŞGÖZ

Pir Sultan’ın eserlerini en güzel açıklayacak sözcük imece’dir.  O’nun şiiri, insanlarımızın ele ele verip çektiği halay gibi, bulgur gibi, ektiği tohum gibi, biçtiği ekin gibi imece ile dokunmuş bir halk kumaşıdır. İncelikler, yoğunlukları ile bu şiirin tümünü Pir Sultan Abdal  düzüp koşmuş, dokuyup yaratmış olamaz. 
 
Pir Sultan’ın bize kadar gelmiş şiirlerinden hiçbiri, eksiksiz artıksız  O’nun dilinden ve telinden çıkmış değildir. Günümüze  bunlar, halkımızın  dilinde ve telinde  evrile çevrile, eksile artala, bozula düzele ulaşmışlardır.  Bu değişe gelip, değişe gitme, halk şiirimizin sözle yaratılmasından  ve sözlü yaşamasından ileri geliyor. 
 

Aşık kısmı  türküsünü çoğunlukla, uzun boylu düşünüp taşınmadan, dinleyici ile yüz yüze yaratan adamdır. Bu türküler ve sözler süreç içinde, çeşitli çevrelerde, yeniden söylenecektir. Aşık türküsünü değişik yerlerde ve zamanlarda  değiştirerek de  söyleyebilir. Bazen düzelmeler, bazen bozulmalar olasılık dahilindedir.

Pir Sultan’ın bize kadar gelen şiirlerinde de önemli dil ve söyleyiş farklılıkları görülmektedir.
 

“Serseri girme meydana
Aşıktan ahval isterler
Kallaşlık ile urma dem
Tasdik ehli kal isterler” 

Bu şiir, 16.yüzyılda yazılan Menakib-el Esrar Behçet-el-Ahrar adlı kitaptan alınmıştır. Aşağıdaki örnekler ise  Sivas Banaz köyünden ve Aşkale’nin Persor köyünden alınmadır.   

“Sivas ellerinde sazım çalınır
 
Çamlıbeller bölük bölük bölünür
Ben dosttan ayrıldım bağrım delinir
Katip ahvalimi Şah’a böyle yaz. “

“Kalenin kapısı taştan demirden 
Yanlarım çürüdü yaştan yağmurdan
Bir kimsem de yok ki, dellal bağırdam

Açılın zindanlar  Pire gidelim
Yıkılın  kaleler  Şah’a gidelim..”

Son örnek ise, İstanbul  gibi kentlerin Bektaşi Tekkelerinde yaşayan türkülerden alınmadır.

“Gel benim uzun boylu selvi çınarım
Yüreğime bir od düştü yanarım
Kıblem sensin yüzüm sana dönerim
Mihrabımdır iki kaşın arası…”

Görülen o ki, Pir Sultan  geleneği bu üç  çevrenin bir bileşimidir, ama O’nun temelinde Köylü Aleviliği yatar. Bu gelenek Köy Aleviliğinden doğmuş, oradan diğer çevrelere yayılmıştır.

Köy Aleviliğinin Özellikleri

Pir Sultan Abdal’ın Banaz’ın kerpiç duvarlı, toprak damlı evinde doğup büyümesi, oradan kopmaması, Pir Sultan geleneğini, Anadolu Bozkırının yoksulluk kültürüne sıkıca bağlar. Sivas, Malatya, Kırşehir, tokat, Yozgat gibi bozkırda kurulmuş kentler ve onların küçük küçük konmuş köyleri, Aleviliğin en yoğun  yaşadığı çevredir.

Köy Aleviliği de, temel din inançlarını Bektaşilikle paylaşır.İlk üç halifeyi Ali’nin hakkını çalanlar olarak görür. Hacı Bektaş Veli’yi, Yol’un kurucusu, en ulusu olarak bilir.  Aynılıkların yanında Tekke  Bektaşiliği ile Köylü Aleviliği arasında, devletle ilişkileri, toplum düzeni içersindeki yerleri ve çevre inançlarına bağlılıkları bakımından önemli ayrılıklar görülür.       

Bektaşilik, Tekkeler  çevresinde gelişen ve yaşayan bir tarikattır, bir yoldur.  Tekke kültürü, gerek Osmanlı Devleti, gerek medrese Sünniliği ile uzlaşmış, kurulu düzenin bir parçası haline gelmiştir. Nu yüzden Tekkenin vakfı vardır. Tekke her zaman devletten belli bir pay almıştır.

Hacı Bektaş Veli, bir Babai ayaklanmasını gerçekleştiren Baba İlyas’ın müridi. Bu doğru. Onun ayaklanması ezildikten sonra müritleri çevresine toplamış. Kırşehir’e konmuştur. Ancak, Hacı Bektaş Veli Tekkesi kurulduktan sonra, artık Bektaşi ayaklanması diye bir şey görülmez. Batını ayaklanmaları  “Kızılbaş İsyanları” olarak nitelendirilir.

Köy Aleviliği birçok bakımdan  Tekke Aleviliğinden ayrılır. Alevi topluluğu içinde doğup büyüyen, Alevi ana babadan gelen herkes Alevidir. Köy Aleviliğinin en önemli töreni Tarikat Cem’i, yahut Görgü (İkrar Verme) Aleviliğe giriş töreni değildir. Kişi bu görgüden geçmeden de Alevi’dir. Bu tören, ancak erginler ve evliler arasına katılma hakkı verir. Alevinin hayatında bir başlangıç değil, bir aşamadır.

Köylü Aleviliğinde,  12 Cem hizmetinin eksiksiz yapıldığı  törenler hemen hiç görülmez. her şeyden evvel köy yerinde, bu hizmetler için eğitilmiş 12 hizmetli bulmak olanaksızdır. Sonra da her hizmetlinin  altına birer posttan 12  post kolayına ele geçmiyor. Dedenin altına bir post seriliyor, yanına da bir dem sunan (saki) katılıyor, tören böylece yapılıyor.  Tarikat Ceminin, Alevilikte önemini yitirmesine  karşılık, Abdal Musa Cemi gibi, Hıdırellez Cemi gibi Anadolu’nun bolluk törenlerine bağlanabilecek toplantılar, onların arasında önem kazanıyor.

Köy Aleviliğinin tekkesi yoktur. Alevi köyleri kutsal saydıkları birer Ocağa bağlıdırlar. Ocaktan gelenlerin Peygamber soyundan geldiğine inanıyorlar. Din törenleri tekkelerde yapılmaz. Köy Aleviliğinde din törenleri bir köy evinde, bir avluda, kutsal sayılan bir tepede, bir yatır önünde, bir su başında, bir ağaç altında yapılır. Tekke Aleviliğinde dört duvar arasına sıkıştırılan Alevilik, köy toplumuna, doğaya, köy evine, köy meydanına açılıyor.

Köy Aleviliği toplumcu, toplayıcı, dayanışmacı bir değerler bütünüdür. Bu değerlere sınırlı bir ekonomik yardımlaşma, dayanışma da eklemiş, bunu  din törenlerinin  ayrılmaz bir parçası yapmıştır. Bu dayanışma kurumunun adı Müsahiplik, ya da Yol Kardaşlığıdır.  Her Alevi, Hak yoluna girmeden, bir Yol Arkadaşı seçecektir. Yol Kardaşları birbirlerine keselerini alıp verirken paralarını saymamalıdır. Malları birbirlerine helaldir. Biri fukara düşse öteki elinden  tutacaktır. Birinin işi bozulsa öteki yardıma koşacaktır.

1960’ların toplumcu Alevi ozanlarına göre, Alevi geleneğinin  Hak için kavgası, insan hakları için verilmiş bir kavgadır. Yüzyıllar süren bu kavga, ezilen,  hor görülen, hakları yenen, fukaralıkta sürünen bütün halkın siyasi ve ekonomik hakları için yapılmıştır. 

Enel Hak sırrı, emeğin ve alınterinin hakkını içinde saklayan bir sırdır. Bu sırrı Emek-Hak diye anlamak gerekir. Bu yeni yorumun  halka benimsetilmesinde Pir Sultan Abdalın çok büyük bir önemi vardır.

Köylü Aleviliğinin en büyük özelliklerinde birisi de devletle uzlaşmaya yanaşmamış olmasıdır. Alevilik her fırsat  bulduğunda Osmanlının baskı ve zulmüne karşı ayaklanmıştır. Fırsat bulmadığı  zamanlarda ise devletten uzak durmuş ve soğuk davranmıştır.  Alevi geçmişindeki bu ayaklanma geleneği daha Selçuklular zamanında Anadolu’da, İran’da beliren ve despot devletlere karşı daha demokratik eğilimli düzenler kurmak için çarpışan Batıni hareketler zincirinin bir parçası Baba İlyas’ın, Baba İshak’ın, Şeyh Bedreddin’in ayaklanmaları bu zincire bağlanabilir.

Pir Sultan Abdal geleneğinin en önemli örneklerini onun kavga şiirlerinde görmekteyiz. Pir Sultan köylülerle birlikte ele ele, omuz omuza bir kavgaya katılması, şiirlerinin bütün insanlığa seslenen bir çizgiye ulaşmasını, evrenselliğini göstermektedir. Aşk şiirimizde irili ufaklı, yerme, taşlama, kınama geleneği vardır.  Ama Pir Sultan en büyük yergilerini Sultan’ın kendisine yöneltir.

Sultan ve Hızır paşa kötülüklerin baş sorumlusudur. Padişah masumları boğdurur; sağırdır, halkın feryadını duymaz; ahirette eşek sıpası olup zırlayacaktır. Hızır Paşa zalimdir, hırsızdır, yetimlerden yediği haram mal ile palazlanmıştır. Onun yediği haramı itler bile yemez. Kadılara gelince rüşvet yerler, yalan fetva verirler, hak söyleyen dilleri kestirirler…

Pir Sultan Abdal geleneği, bize değiştirilmesi istenen düzenin yerini alacak, özlenen, uğrunda savaş verilen toplum düzeninden  de çizgiler verir. Pir Sultan Abdal şiiri bize  gelecek  güzel günler için umudun türküsü olmuştur. Bizde bu umudu diri tutmasıdır önemli olan. Bu umudun uğruna  döğüşülür, baş verilir olduğunu göstermesidir.  Bunun içindir ki, bozuk düzene karşı gelen genç kuşaklar yanlarında Pir Sultan’ı bulmuşlar; şiirde, oyunda, düz yazıda O’nun türküsünü yeni bir özle doldurarak yeniden söylemeye durmuşlardır.

İlhan BAŞGÖZ

Kaynak : Bu  makale “Anadolu Aleviliği ve Pir Sultan Abdal “ adlı kitaptan alınmıştır

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Yayınları
4 Temmuz 1998   

 

 

PSAKD LİNKLER

 

http://www.pirsultan.net/

http://www.psakd.org/

http://respir.sitemynet.com/pir/index.htm

http://pirsultanabdal93.sitemynet.com/